Bazı sergiler vardır; bakar geçersiniz. Bazıları ise sizi içine çeker, düşündürür ve çıkış kapısından ayrıldıktan sonra bile zihninizde yaşamaya devam eder. Atatürk Kültür Merkezi’nde karşıma çıkan çalışmalar tam da böyle bir deneyim yaşattı.
Sanatın yıllardır insanı dönüştüren gücüne inanırım. Ancak bu kez karşılaştığım şey yalnızca bir sanat eseri değil, insanın kendi varlığını yeniden sorgulatan bir deneyimdi.
“KHORA” isimli enstalasyonun karşısında durduğumda ilk dikkatimi çeken şey ışıklar ve sesler olmadı. Beni etkileyen, mekânın izleyiciden bağımsız bir yapı olmaktan çıkıp onunla birlikte şekillenen canlı bir organizmaya dönüşmesi fikriydi. EEG verileri ve kalp ritmi gibi biyometrik verilerin ışığa, sese ve mekânsal dönüşümlere çevrilmesi, teknoloji ile insanın görünmez bağını gözler önüne seriyordu.
Bir an için şunu düşündüm: Belki de geleceğin sanatı tam olarak burada başlıyor. Tuvalin yerini veri, fırçanın yerini algoritma, seyircinin yerini ise doğrudan deneyimin kendisi alıyor.
Sergide karşıma çıkan bir diğer çalışma ise “In Between” oldu. Dijital olan ile fiziksel olan arasındaki ince çizgide duran eser, günümüz insanının yaşadığı ikilemleri hatırlattı bana. Gerçek ile sanal arasındaki sınırlar her geçen gün biraz daha silinirken, bizler de tıpkı eser gibi iki dünyanın arasında yaşamayı öğreniyoruz.
Chafic Mekawi’nin “Lebanese Summer” çalışması ise teknolojik yoğunluğun arasında duygusal bir durak gibiydi. Bir coğrafyanın hafızasını, müziğini ve özlemlerini sanat aracılığıyla yeniden hissettiren eser, sanatın yalnızca geleceğe değil geçmişe de köprü kurduğunu hatırlattı.
AKM’den ayrılırken aklımda tek bir düşünce vardı:
Sanat artık sadece izlenen bir şey değil. Hissedilen, ölçülen, veriyle beslenen ve izleyicinin varlığıyla değişen yaşayan bir deneyim haline geliyor.
Belki de geleceğin müzelerinde eserleri seyretmeye değil, onların bir parçası olmaya gideceğiz.
Ve belki de insanın en büyük keşfi hâlâ kendisi olacak.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Tuana Mina Bahadır
AKM’de Bir Akşam: Sanatın Kalp Atışını Dinlemek
Bazı sergiler vardır; bakar geçersiniz. Bazıları ise sizi içine çeker, düşündürür ve çıkış kapısından ayrıldıktan sonra bile zihninizde yaşamaya devam eder. Atatürk Kültür Merkezi’nde karşıma çıkan çalışmalar tam da böyle bir deneyim yaşattı.
Sanatın yıllardır insanı dönüştüren gücüne inanırım. Ancak bu kez karşılaştığım şey yalnızca bir sanat eseri değil, insanın kendi varlığını yeniden sorgulatan bir deneyimdi.
“KHORA” isimli enstalasyonun karşısında durduğumda ilk dikkatimi çeken şey ışıklar ve sesler olmadı. Beni etkileyen, mekânın izleyiciden bağımsız bir yapı olmaktan çıkıp onunla birlikte şekillenen canlı bir organizmaya dönüşmesi fikriydi. EEG verileri ve kalp ritmi gibi biyometrik verilerin ışığa, sese ve mekânsal dönüşümlere çevrilmesi, teknoloji ile insanın görünmez bağını gözler önüne seriyordu.
Bir an için şunu düşündüm: Belki de geleceğin sanatı tam olarak burada başlıyor. Tuvalin yerini veri, fırçanın yerini algoritma, seyircinin yerini ise doğrudan deneyimin kendisi alıyor.
Sergide karşıma çıkan bir diğer çalışma ise “In Between” oldu. Dijital olan ile fiziksel olan arasındaki ince çizgide duran eser, günümüz insanının yaşadığı ikilemleri hatırlattı bana. Gerçek ile sanal arasındaki sınırlar her geçen gün biraz daha silinirken, bizler de tıpkı eser gibi iki dünyanın arasında yaşamayı öğreniyoruz.
Chafic Mekawi’nin “Lebanese Summer” çalışması ise teknolojik yoğunluğun arasında duygusal bir durak gibiydi. Bir coğrafyanın hafızasını, müziğini ve özlemlerini sanat aracılığıyla yeniden hissettiren eser, sanatın yalnızca geleceğe değil geçmişe de köprü kurduğunu hatırlattı.
AKM’den ayrılırken aklımda tek bir düşünce vardı:
Sanat artık sadece izlenen bir şey değil. Hissedilen, ölçülen, veriyle beslenen ve izleyicinin varlığıyla değişen yaşayan bir deneyim haline geliyor.
Belki de geleceğin müzelerinde eserleri seyretmeye değil, onların bir parçası olmaya gideceğiz.
Ve belki de insanın en büyük keşfi hâlâ kendisi olacak.