MODERN İNSANIN ÜÇ YÜZÜ: BİREYSELLİK, BİREYLEŞME VE BENCİLLEŞME
Yazının Giriş Tarihi: 23.01.2026 11:00
Yazının Güncellenme Tarihi: 23.01.2026 11:01
Modern çağda en sık KARŞIMIZA ÇIKAN ve yanlış anlaşılan kavramlardan üçü bireysellik, bireyleşme ve bencilleşmedir. Bu üçü aynı eksende duruyor gibi görünse de, insanın kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkinin niteliği bakımından birbirinden ASLINDA köken olarak farklı yönlere açılır.
Bireysellik, kişinin kendine ait sınırlarının, düşüncelerinin ve tercihlerinin farkında olmasıdır. Birey, burada “ben” dediği şeyin nerede başlayıp nerede bittiğini bilir. Toplumun, ailenin ya da kültürün sunduğu kalıpları sorgulayabilir ama onlarla savaşmak zorunda değildir. Bireysellik bir kopuş değil, bir ayırt etme yetisidir. İnsan, başkalarına benzediğini inkâr etmeden, kendine özgü olanı tanıyabildiği ölçüde bireydir. Bu anlamda bireysellik ilişkileri zayıflatmaz; aksine daha sahici hale getirir.
Bireyleşme ise bireysellikten daha derin ve zahmetli bir süreçtir. Jung’un kullandığı anlamıyla bireyleşme, insanın yalnızca güçlü ve kabul edilebilir yönlerini değil, bastırdığı, inkâr ettiği, gölgede kalan yanlarını da bilince taşıması SÜRECİdir. BuNU bİZ “olma” hâli değil, ömür boyu süren bir yolculuk OLARAK TANIMLAYABİLİRIZ. Bireyleşen insan, başkalarına BENZEMEYE çalışmaz; kendisine benzemeye cesaret eder. Bu süreçte kişi, toplumsal rollerini (persona) mutlak kimliği sanmaktan vazgeçer. Bireyleşme, insanı toplumdan koparmaz; onu daha sorumlu, daha empatik ve daha bütün bir varlık haline getirir. Çünkü kendisiyle yüzleşebilen biri, başkasını da bir nesneye indirgemez.
Bencilleşme ise bu iki kavramın karikatürleşmiş gölgesidir. Birey burada “kendim” derken aslında yalnızca arzularını, çıkarlarını ve konforunu kasteder. Diğeri, bu dünyada ya bir engel ya da bir araçtır. Bencilleşme çoğu zaman bireysellik kisvesi altında meşrulaştırılır: “Kendim için yaşıyorum”, “kimseye borçlu değilim” gibi ifadelerle sunulur. Oysa bu tutum, benliğin olgunlaşması değil, savunmaya çekilmesidir. Bencilleşmiş insan, sınırlarını bilir gibi görünür ama aslında sınırları duvarlara dönüşmüştür.
Bu üç kavram arasındaki temel fark, ötekiyle kurulan ilişkide belirginleşir. Bireysel insan ilişkide kendini kaybetmez; bireyleşen insan ilişkide kendini derinleştirir; bencilleşen insan ise ilişkiyi kendine tabi kılar. İlki dengeyi, ikincisi bütünlüğü, üçüncüsü ise hâkimiyeti arar.
Günümüz dünyasında bireyleşmenin zahmetli yolculuğu yerine, çoğu zaman bencilleşmenin kolaycılığı teşvik edilir. Hız, haz ve sürekli kendini merkeze alma çağında insan, kendisiyle yüzleşmek yerine kendini yüceltmeyi seçer. Oysa gerçek olgunluk “ben”i büyütmekte değil, onu daha derin, daha sorumlu ve daha insani bir yere yerleştirmektedir.
Bu ayrım yalnızca kişisel gelişim meselesi değil, toplumun da kaderidir. Çünkü sosyal bilimlerin insanı merkeze alan ilerleyişi, bireyleşmenin açtığı o derin farkındalıkla mümkün olur: İnsan ancak kendisiyle yüzleştiğinde, başkasını “nesne” gibi kullanmamayı öğrenir. Adaletin, eşitliğin ve toplumsal güvenin mayası ise sağlıklı bireyselliktir. Sınırını bilen insan, başkasının sınırını da çiğnemez. Hakkını savunan kişi, başkasının hakkını inkâr etmez.
Ama ilkel, kuralsız ve adaletten uzak toplumlarda başka bir profil belirir: Bencilliğin egemen olduğu insan tipi. Çünkü güvenin çöktüğü yerde vicdan değil refleks çalışır; “biz” değil, sadece “ben” hayatta kalmaya uğraşır. Ve sonunda kaybeden yalnızca ilişkiler olmaz… insanın insana benzeyen yanı da yavaş yavaş silinir.
Belki de asıl soru şudur: İnsan kendisi için mi yaşamalıdır, yoksa kendisi olarak mı? Bu iki soru arasındaki fark, bireysellik ile bencilleşme arasındaki ince ama hayati çizgiyi belirler.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Sosyal Hizmet Uzmanı Ahmet AKGÜN
MODERN İNSANIN ÜÇ YÜZÜ: BİREYSELLİK, BİREYLEŞME VE BENCİLLEŞME
Modern çağda en sık KARŞIMIZA ÇIKAN ve yanlış anlaşılan kavramlardan üçü bireysellik, bireyleşme ve bencilleşmedir. Bu üçü aynı eksende duruyor gibi görünse de, insanın kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkinin niteliği bakımından birbirinden ASLINDA köken olarak farklı yönlere açılır.
Bireysellik, kişinin kendine ait sınırlarının, düşüncelerinin ve tercihlerinin farkında olmasıdır. Birey, burada “ben” dediği şeyin nerede başlayıp nerede bittiğini bilir. Toplumun, ailenin ya da kültürün sunduğu kalıpları sorgulayabilir ama onlarla savaşmak zorunda değildir. Bireysellik bir kopuş değil, bir ayırt etme yetisidir. İnsan, başkalarına benzediğini inkâr etmeden, kendine özgü olanı tanıyabildiği ölçüde bireydir. Bu anlamda bireysellik ilişkileri zayıflatmaz; aksine daha sahici hale getirir.
Bireyleşme ise bireysellikten daha derin ve zahmetli bir süreçtir. Jung’un kullandığı anlamıyla bireyleşme, insanın yalnızca güçlü ve kabul edilebilir yönlerini değil, bastırdığı, inkâr ettiği, gölgede kalan yanlarını da bilince taşıması SÜRECİdir. BuNU bİZ “olma” hâli değil, ömür boyu süren bir yolculuk OLARAK TANIMLAYABİLİRIZ. Bireyleşen insan, başkalarına BENZEMEYE çalışmaz; kendisine benzemeye cesaret eder. Bu süreçte kişi, toplumsal rollerini (persona) mutlak kimliği sanmaktan vazgeçer. Bireyleşme, insanı toplumdan koparmaz; onu daha sorumlu, daha empatik ve daha bütün bir varlık haline getirir. Çünkü kendisiyle yüzleşebilen biri, başkasını da bir nesneye indirgemez.
Bencilleşme ise bu iki kavramın karikatürleşmiş gölgesidir. Birey burada “kendim” derken aslında yalnızca arzularını, çıkarlarını ve konforunu kasteder. Diğeri, bu dünyada ya bir engel ya da bir araçtır. Bencilleşme çoğu zaman bireysellik kisvesi altında meşrulaştırılır: “Kendim için yaşıyorum”, “kimseye borçlu değilim” gibi ifadelerle sunulur. Oysa bu tutum, benliğin olgunlaşması değil, savunmaya çekilmesidir. Bencilleşmiş insan, sınırlarını bilir gibi görünür ama aslında sınırları duvarlara dönüşmüştür.
Bu üç kavram arasındaki temel fark, ötekiyle kurulan ilişkide belirginleşir. Bireysel insan ilişkide kendini kaybetmez; bireyleşen insan ilişkide kendini derinleştirir; bencilleşen insan ise ilişkiyi kendine tabi kılar. İlki dengeyi, ikincisi bütünlüğü, üçüncüsü ise hâkimiyeti arar.
Günümüz dünyasında bireyleşmenin zahmetli yolculuğu yerine, çoğu zaman bencilleşmenin kolaycılığı teşvik edilir. Hız, haz ve sürekli kendini merkeze alma çağında insan, kendisiyle yüzleşmek yerine kendini yüceltmeyi seçer. Oysa gerçek olgunluk “ben”i büyütmekte değil, onu daha derin, daha sorumlu ve daha insani bir yere yerleştirmektedir.
Bu ayrım yalnızca kişisel gelişim meselesi değil, toplumun da kaderidir. Çünkü sosyal bilimlerin insanı merkeze alan ilerleyişi, bireyleşmenin açtığı o derin farkındalıkla mümkün olur: İnsan ancak kendisiyle yüzleştiğinde, başkasını “nesne” gibi kullanmamayı öğrenir. Adaletin, eşitliğin ve toplumsal güvenin mayası ise sağlıklı bireyselliktir. Sınırını bilen insan, başkasının sınırını da çiğnemez. Hakkını savunan kişi, başkasının hakkını inkâr etmez.
Ama ilkel, kuralsız ve adaletten uzak toplumlarda başka bir profil belirir: Bencilliğin egemen olduğu insan tipi. Çünkü güvenin çöktüğü yerde vicdan değil refleks çalışır; “biz” değil, sadece “ben” hayatta kalmaya uğraşır. Ve sonunda kaybeden yalnızca ilişkiler olmaz… insanın insana benzeyen yanı da yavaş yavaş silinir.
Belki de asıl soru şudur: İnsan kendisi için mi yaşamalıdır, yoksa kendisi olarak mı? Bu iki soru arasındaki fark, bireysellik ile bencilleşme arasındaki ince ama hayati çizgiyi belirler.