Teknoloji artık hayatımızı kolaylaştıran bir araç olmaktan çıktı; hayatın kendisini tanımlayan bir güce dönüştü. Sabah uyandığımızda ilk baktığımız ekran, gün içinde aldığımız kararlar, hatta kiminle konuşup kiminle konuşmayacağımız bile dijital sistemlerin yönlendirmesiyle şekilleniyor. Soru şu: Bu hız gerçekten bizi ileri mi taşıyor, yoksa insanı merkezden sessizce mi çıkarıyor?
Bugün “yenilik” adı altında sunulan pek çok teknoloji, insan davranışlarını analiz eden, tahmin eden ve yönlendiren sistemlere dayanıyor. Yapay zekâ, algoritmalar ve büyük veri; karar verme süreçlerimizi kolaylaştırdığı kadar, düşünme zahmetimizi de elimizden alıyor. Konfor arttıkça irade zayıflıyor. Her şeyin “bizim yerimize” düşünülmesi, bir noktadan sonra insanın kendisiyle olan bağını da koparıyor.
En büyük kırılma ise güven meselesinde yaşanıyor. Verilerimizin kimlerin elinde olduğu, nasıl işlendiği ve hangi amaçlarla kullanıldığı çoğu zaman belirsiz. Dijital dünyada “ücretsiz” denilen her hizmetin bedeli, aslında görünmeyen bir sözleşmeyle ödeniyor. Kullanıcı olarak değil, veri kaynağı olarak konumlandığımız bir çağdayız. Ve bu durum artık istisna değil, sistemin kendisi.
Teknolojinin bu kadar merkezde olduğu bir dönemde asıl sorgulanması gereken, hızın değil yönün doğruluğu. Daha hızlı internet, daha akıllı cihazlar, daha gelişmiş yazılımlar… Peki ya daha bilinçli bireyler? Daha güçlü etik sınırlar? Daha şeffaf sistemler? Bunlar konuşulmadıkça teknoloji ilerlemiyor; yalnızca büyüyor.
Toplum olarak bir yanılgı içindeyiz: Teknolojiyi eleştirmeyi, geri kalmakla eş tutuyoruz. Oysa sorgulamak geriye gitmek değil, rotayı düzeltmektir. Aksi hâlde bir gün uyanıp, her şeyin çalıştığı ama kimsenin gerçekten mutlu olmadığı bir düzenin içinde bulabiliriz kendimizi.
Teknoloji ne iyi ne kötü. Onu neyin yerine koyduğumuz önemli. İnsan aklının, vicdanının ve sorumluluğunun yerine koyarsak; sorun teknolojide değil, tercihlerimizde olur.
Asıl mesele şu:
Teknoloji bizi yönetmeye mi başladı, yoksa biz mi kontrolü isteyerek devrettik?
Bu soruya dürüstçe cevap vermeden atılan her “yenilik” adımı, geleceği değil belirsizliği büyütür.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Savaş Uğurlu
Teknoloji Büyürken İnsan Küçülüyor mu?
Teknoloji Büyürken İnsan Küçülüyor mu?
Teknoloji artık hayatımızı kolaylaştıran bir araç olmaktan çıktı; hayatın kendisini tanımlayan bir güce dönüştü. Sabah uyandığımızda ilk baktığımız ekran, gün içinde aldığımız kararlar, hatta kiminle konuşup kiminle konuşmayacağımız bile dijital sistemlerin yönlendirmesiyle şekilleniyor. Soru şu: Bu hız gerçekten bizi ileri mi taşıyor, yoksa insanı merkezden sessizce mi çıkarıyor?
Bugün “yenilik” adı altında sunulan pek çok teknoloji, insan davranışlarını analiz eden, tahmin eden ve yönlendiren sistemlere dayanıyor. Yapay zekâ, algoritmalar ve büyük veri; karar verme süreçlerimizi kolaylaştırdığı kadar, düşünme zahmetimizi de elimizden alıyor. Konfor arttıkça irade zayıflıyor. Her şeyin “bizim yerimize” düşünülmesi, bir noktadan sonra insanın kendisiyle olan bağını da koparıyor.
En büyük kırılma ise güven meselesinde yaşanıyor. Verilerimizin kimlerin elinde olduğu, nasıl işlendiği ve hangi amaçlarla kullanıldığı çoğu zaman belirsiz. Dijital dünyada “ücretsiz” denilen her hizmetin bedeli, aslında görünmeyen bir sözleşmeyle ödeniyor. Kullanıcı olarak değil, veri kaynağı olarak konumlandığımız bir çağdayız. Ve bu durum artık istisna değil, sistemin kendisi.
Teknolojinin bu kadar merkezde olduğu bir dönemde asıl sorgulanması gereken, hızın değil yönün doğruluğu. Daha hızlı internet, daha akıllı cihazlar, daha gelişmiş yazılımlar… Peki ya daha bilinçli bireyler? Daha güçlü etik sınırlar? Daha şeffaf sistemler? Bunlar konuşulmadıkça teknoloji ilerlemiyor; yalnızca büyüyor.
Toplum olarak bir yanılgı içindeyiz: Teknolojiyi eleştirmeyi, geri kalmakla eş tutuyoruz. Oysa sorgulamak geriye gitmek değil, rotayı düzeltmektir. Aksi hâlde bir gün uyanıp, her şeyin çalıştığı ama kimsenin gerçekten mutlu olmadığı bir düzenin içinde bulabiliriz kendimizi.
Teknoloji ne iyi ne kötü. Onu neyin yerine koyduğumuz önemli. İnsan aklının, vicdanının ve sorumluluğunun yerine koyarsak; sorun teknolojide değil, tercihlerimizde olur.
Asıl mesele şu:
Teknoloji bizi yönetmeye mi başladı, yoksa biz mi kontrolü isteyerek devrettik?
Bu soruya dürüstçe cevap vermeden atılan her “yenilik” adımı, geleceği değil belirsizliği büyütür.