Bazı geceler vardır; yatak odasının karanlığı bile zihnimizin parlaklığını söndüremez. Yastığa başımızı koyar koymaz sahne açılır, düşünceler oyuncu kadrosunu toplar ve biz istemedikçe prova yapmaya başlarlar. Aynı cümleleri döndürür dururuz, “Doğru mu söyledim?”, “Bir şey atlıyor muyum?”, “Ya yanlış anlaşılmışsam?”… Ve böylece hiçbir yere varmayan bir yolculuk başlar: aşırı düşünme.
Aşırı düşünmek, çoğu zaman zeki ya da duyarlı insanların görünmez yüküdür. Çünkü zihin, çözüm üretmek için çalıştığını zannederken aslında bizi iç içe geçmiş bir labirente sürükler. Bir noktadan sonra düşünce üretmek değil, düşünce tüketmek başlar. Düşünceler bizi tüketir; enerjimizi, uykumuzu, hatta neşemizi yutar.
Oysa aşırı düşünmenin kökünde çoğu zaman basit bir duygu yatar: kontrol etme isteği. Olayları, insanları, geleceği fazlasıyla analiz ederek riskleri sıfırlayabileceğimizi sanırız. Sanki yeterince düşünürsek her şey kusursuz ilerleyecekmiş gibi… Fakat hayatın gerçekliği bambaşkadır: Fazla düşünmek belirsizliği azaltmaz, sadece anın huzurunu çalar.
Gün içinde defalarca “keşke” ve “acaba”larla durdurduğumuz zihnimiz aslında bir ara vermeye, biraz sessizliğe ihtiyaç duyar. Çünkü zihnin de kaslar gibi dinlenmeye ihtiyacı vardır. Düşünceyi durdurmak değil belki ama düşünceyle aramıza nezaketli bir mesafe koymak mümkündür. Buna “düşünce farkındalığı” diyoruz: Zihnimize gelen her fikri emir olarak değil, misafir olarak görmek. Gelen düşünceyi kapıda karşılayıp, “Hoş geldin ama şu an meşgulüm” diyebilmek.
Aşırı düşünmek çoğu zaman hayatımızın hızını keser. Fakat iyi haber şu ki, durdurulamaz değildir. Bazen kısa bir yürüyüş, bazen bir nefes çalışması, bazen de bir dost sohbeti zihnimizdeki düğümlerin çözülmesine yardımcı olur. En önemlisi de şunu hatırlamak: Düşünmek bir yetenekse, düşünceyi bırakabilmek bir bilgeliktir.
Belki bugün hep birlikte şu soruyu sorabiliriz:
Gerçekten düşünmeye mi ihtiyacım var, yoksa zihnim sadece konuşmak için bir bahane mi arıyor?
Cevabı sakinlikte saklı.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
RANA ÖZBERK
Kafamızın İçindeki Gürültü
Bazı geceler vardır; yatak odasının karanlığı bile zihnimizin parlaklığını söndüremez. Yastığa başımızı koyar koymaz sahne açılır, düşünceler oyuncu kadrosunu toplar ve biz istemedikçe prova yapmaya başlarlar. Aynı cümleleri döndürür dururuz, “Doğru mu söyledim?”, “Bir şey atlıyor muyum?”, “Ya yanlış anlaşılmışsam?”… Ve böylece hiçbir yere varmayan bir yolculuk başlar: aşırı düşünme.
Aşırı düşünmek, çoğu zaman zeki ya da duyarlı insanların görünmez yüküdür. Çünkü zihin, çözüm üretmek için çalıştığını zannederken aslında bizi iç içe geçmiş bir labirente sürükler. Bir noktadan sonra düşünce üretmek değil, düşünce tüketmek başlar. Düşünceler bizi tüketir; enerjimizi, uykumuzu, hatta neşemizi yutar.
Oysa aşırı düşünmenin kökünde çoğu zaman basit bir duygu yatar: kontrol etme isteği. Olayları, insanları, geleceği fazlasıyla analiz ederek riskleri sıfırlayabileceğimizi sanırız. Sanki yeterince düşünürsek her şey kusursuz ilerleyecekmiş gibi… Fakat hayatın gerçekliği bambaşkadır: Fazla düşünmek belirsizliği azaltmaz, sadece anın huzurunu çalar.
Gün içinde defalarca “keşke” ve “acaba”larla durdurduğumuz zihnimiz aslında bir ara vermeye, biraz sessizliğe ihtiyaç duyar. Çünkü zihnin de kaslar gibi dinlenmeye ihtiyacı vardır. Düşünceyi durdurmak değil belki ama düşünceyle aramıza nezaketli bir mesafe koymak mümkündür. Buna “düşünce farkındalığı” diyoruz: Zihnimize gelen her fikri emir olarak değil, misafir olarak görmek. Gelen düşünceyi kapıda karşılayıp, “Hoş geldin ama şu an meşgulüm” diyebilmek.
Aşırı düşünmek çoğu zaman hayatımızın hızını keser. Fakat iyi haber şu ki, durdurulamaz değildir. Bazen kısa bir yürüyüş, bazen bir nefes çalışması, bazen de bir dost sohbeti zihnimizdeki düğümlerin çözülmesine yardımcı olur. En önemlisi de şunu hatırlamak: Düşünmek bir yetenekse, düşünceyi bırakabilmek bir bilgeliktir.
Belki bugün hep birlikte şu soruyu sorabiliriz:
Gerçekten düşünmeye mi ihtiyacım var, yoksa zihnim sadece konuşmak için bir bahane mi arıyor?
Cevabı sakinlikte saklı.