Dizilerde Suça Özendirme: Ekrandan Hayata Sızan Tehlikeli Öğreti
Yazının Giriş Tarihi: 11.01.2026 10:48
Yazının Güncellenme Tarihi: 11.01.2026 10:48
Televizyon dizileri artık yalnızca hikâye anlatmıyor; değer inşa ediyor, algı oluşturuyor ve fark edilmeden davranış kalıpları öğretiyor. Özellikle gençler için diziler, hayatın nasıl yaşanacağına dair sessiz ama etkili bir rehber hâline gelmiş durumda. Tam da bu noktada kritik bir soruyla karşı karşıyayız: Diziler suçu eleştiriyor mu, yoksa suçu cazip hâle mi getiriyor?
Son yıllarda ekrana gelen birçok yapımda suç, bir sonuç değil bir araç olarak sunuluyor. Yasa dışı işler, mafya ilişkileri, kara para, tehdit ve şiddet; karakterleri güçlendiren, onları “oyunun kazananı” yapan unsurlar hâline getiriliyor. Suç işleyen karakterler cezalandırılmıyor, aksine karizmatik, saygın ve korkulan figürler olarak ödüllendiriliyor. Bu da özellikle genç izleyiciye şu mesajı veriyor: “Kurallara uymadan da kazanabilirsin.”
Daha tehlikelisi ise suçun ahlaki gerekçelerle meşrulaştırılması. Karakter suça bulaşıyorsa “ailesi için”, “geçmiş travmaları yüzünden” ya da “sisteme karşı” olduğu için yapıyordur. Böylece suç, bireysel bir tercih olmaktan çıkarılıp neredeyse zorunlu bir kader gibi sunulur. Sabır, hukuk ve emek ise bu hikâyelerde çoğu zaman zayıflık olarak kodlanır.
Bu anlatı yalnızca suçla sınırlı değil. Dizilerde çok eşlilik ve metres kavramı da giderek normalleşiyor. Evli erkek karakterlerin birden fazla kadınla ilişki yaşaması, “çapkınlık”, “erkeklik” ya da “statü göstergesi” olarak sunuluyor. Metres figürü ya dramatik bir mağdur ya da hikâyeyi renklendiren sıradan bir detay hâline getiriliyor. Oysa bu durum, aile kavramını aşındırırken sadakati değersizleştiriyor. Genç izleyiciye verilen örtük mesaj açık: “Güçlüysen her şey sana mubah.”
Özellikle zengin karakterler üzerinden kurulan bu dünya dikkat çekici. Dizilerde zenginler neredeyse sınırsız bir özgürlüğe sahiptir. Her kadına yazan, her ortamda ilgi gören, yaptıklarının bedelini ödemeyen erkek profili sürekli yeniden üretilir. Parası olanın ahlaki sınırları da esner. Bu karakterler cezalandırılmadığı gibi çoğu zaman hikâyenin merkezinde tutulur. Böylece zenginlik, yalnızca maddi bir durum değil, dokunulmazlık zırhı olarak sunulur.
Buna karşılık fakir karakterler neredeyse her zaman çaresizdir. Dizilerde orta sınıf neredeyse yok olmuştur. Ya aşırı zengin villalar, holdingler, lüks arabalar vardır ya da derin yoksulluk, umutsuzluk ve acı. Fakir karakterlerin kaderi ya suça sürüklenmek ya da ezilmektir. Bu keskin ayrım, gençlerin zihninde adaletsiz ama değişmez bir dünya algısı yaratır. “Zengin değilsen kaybedersin” fikri, dizilerin en güçlü alt mesajlarından biridir.
Bir diğer önemli sorun ise dramın neredeyse tek anlatı dili hâline gelmesidir. Türk dizileri acıdan besleniyor. Sürekli ağlayan karakterler, bitmeyen travmalar, entrikalar, ihanetler… Komedi ise ya yok sayılıyor ya da hafife alınıyor. Oysa mizah, toplumun nefes alma alanıdır. Komedinin olmadığı bir ekranda hayat, yalnızca karanlık ve ağır bir mücadeleye indirgenir. Gençlere umut değil, sürekli kriz hali öğretilir.
Bu ağır dram diliyle birleşen suç anlatısı, izleyicide duyarsızlaşmaya yol açıyor. Şiddet sıradanlaşıyor, ihanet normalleşiyor, suç konuşulabilir ama itiraz edilemez bir gerçek gibi sunuluyor. Bir süre sonra izleyici “Bu ülkede böyle yaşanır” fikrine alıştırılıyor. İşte asıl tehlike burada başlıyor.
Elbette diziler tek başına suçun sebebi değildir. Ancak suçu estetikleştirip cazip hâle getirdiğinde, sorumluluk alanına girer. Diziler toplumu yansıtırken aynı zamanda toplumu biçimlendirir. Gençler, ekranda kimin kazandığını, kimin kaybettiğini çok iyi izler. Ve çoğu zaman dersini buradan alır.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Diziler reyting uğruna neyi feda ediyor? Ahlakı mı, dengeyi mi, yoksa geleceği mi? Eğer ekran, suçu ödüllendirmeye, sadakatsizliği normalleştirmeye ve umudu yok saymaya devam ederse, bunun bedelini sadece izleyici değil, toplumun tamamı ödeyecektir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Nurlan Zaliyev
Dizilerde Suça Özendirme: Ekrandan Hayata Sızan Tehlikeli Öğreti
Televizyon dizileri artık yalnızca hikâye anlatmıyor; değer inşa ediyor, algı oluşturuyor ve fark edilmeden davranış kalıpları öğretiyor. Özellikle gençler için diziler, hayatın nasıl yaşanacağına dair sessiz ama etkili bir rehber hâline gelmiş durumda. Tam da bu noktada kritik bir soruyla karşı karşıyayız: Diziler suçu eleştiriyor mu, yoksa suçu cazip hâle mi getiriyor?
Son yıllarda ekrana gelen birçok yapımda suç, bir sonuç değil bir araç olarak sunuluyor. Yasa dışı işler, mafya ilişkileri, kara para, tehdit ve şiddet; karakterleri güçlendiren, onları “oyunun kazananı” yapan unsurlar hâline getiriliyor. Suç işleyen karakterler cezalandırılmıyor, aksine karizmatik, saygın ve korkulan figürler olarak ödüllendiriliyor. Bu da özellikle genç izleyiciye şu mesajı veriyor: “Kurallara uymadan da kazanabilirsin.”
Daha tehlikelisi ise suçun ahlaki gerekçelerle meşrulaştırılması. Karakter suça bulaşıyorsa “ailesi için”, “geçmiş travmaları yüzünden” ya da “sisteme karşı” olduğu için yapıyordur. Böylece suç, bireysel bir tercih olmaktan çıkarılıp neredeyse zorunlu bir kader gibi sunulur. Sabır, hukuk ve emek ise bu hikâyelerde çoğu zaman zayıflık olarak kodlanır.
Bu anlatı yalnızca suçla sınırlı değil. Dizilerde çok eşlilik ve metres kavramı da giderek normalleşiyor. Evli erkek karakterlerin birden fazla kadınla ilişki yaşaması, “çapkınlık”, “erkeklik” ya da “statü göstergesi” olarak sunuluyor. Metres figürü ya dramatik bir mağdur ya da hikâyeyi renklendiren sıradan bir detay hâline getiriliyor. Oysa bu durum, aile kavramını aşındırırken sadakati değersizleştiriyor. Genç izleyiciye verilen örtük mesaj açık: “Güçlüysen her şey sana mubah.”
Özellikle zengin karakterler üzerinden kurulan bu dünya dikkat çekici. Dizilerde zenginler neredeyse sınırsız bir özgürlüğe sahiptir. Her kadına yazan, her ortamda ilgi gören, yaptıklarının bedelini ödemeyen erkek profili sürekli yeniden üretilir. Parası olanın ahlaki sınırları da esner. Bu karakterler cezalandırılmadığı gibi çoğu zaman hikâyenin merkezinde tutulur. Böylece zenginlik, yalnızca maddi bir durum değil, dokunulmazlık zırhı olarak sunulur.
Buna karşılık fakir karakterler neredeyse her zaman çaresizdir. Dizilerde orta sınıf neredeyse yok olmuştur. Ya aşırı zengin villalar, holdingler, lüks arabalar vardır ya da derin yoksulluk, umutsuzluk ve acı. Fakir karakterlerin kaderi ya suça sürüklenmek ya da ezilmektir. Bu keskin ayrım, gençlerin zihninde adaletsiz ama değişmez bir dünya algısı yaratır. “Zengin değilsen kaybedersin” fikri, dizilerin en güçlü alt mesajlarından biridir.
Bir diğer önemli sorun ise dramın neredeyse tek anlatı dili hâline gelmesidir. Türk dizileri acıdan besleniyor. Sürekli ağlayan karakterler, bitmeyen travmalar, entrikalar, ihanetler… Komedi ise ya yok sayılıyor ya da hafife alınıyor. Oysa mizah, toplumun nefes alma alanıdır. Komedinin olmadığı bir ekranda hayat, yalnızca karanlık ve ağır bir mücadeleye indirgenir. Gençlere umut değil, sürekli kriz hali öğretilir.
Bu ağır dram diliyle birleşen suç anlatısı, izleyicide duyarsızlaşmaya yol açıyor. Şiddet sıradanlaşıyor, ihanet normalleşiyor, suç konuşulabilir ama itiraz edilemez bir gerçek gibi sunuluyor. Bir süre sonra izleyici “Bu ülkede böyle yaşanır” fikrine alıştırılıyor. İşte asıl tehlike burada başlıyor.
Elbette diziler tek başına suçun sebebi değildir. Ancak suçu estetikleştirip cazip hâle getirdiğinde, sorumluluk alanına girer. Diziler toplumu yansıtırken aynı zamanda toplumu biçimlendirir. Gençler, ekranda kimin kazandığını, kimin kaybettiğini çok iyi izler. Ve çoğu zaman dersini buradan alır.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Diziler reyting uğruna neyi feda ediyor? Ahlakı mı, dengeyi mi, yoksa geleceği mi? Eğer ekran, suçu ödüllendirmeye, sadakatsizliği normalleştirmeye ve umudu yok saymaya devam ederse, bunun bedelini sadece izleyici değil, toplumun tamamı ödeyecektir.