İlişkilerde en çok duyduğumuz cümlelerden biri şudur:
“Önce kendine bak.”
Doğrudur. Ama eksiktir.
Çünkü insan çoğu zaman kendine tek başına bakamaz. Kendi yüzünü görmek için bile aynaya ihtiyaç duyar. Ruh da böyledir. İnsan, en çok başka bir insanın içinde görünür hâle gelir.
Belki de mesele yalnızca “kendini değiştirmek” değildir.
Belki mesele, bir başkasına bakarken içinde harekete geçen şeyi fark etmektir.
Birinin küçücük bir sözü neden içimizi günlerce kemirir?
Neden bazı insanlar bizi sebepsiz yere öfkelendirir?
Neden birinin ilgisizliği çocuklukta unutulmuş bir yarayı yeniden kanatır?
Çünkü ilişkiler tesadüf değil, aynadır.
Karşımızdaki insan bazen sevgimizi, bazen korkumuzu, bazen eksikliğimizi gösterir. Biz çoğu zaman olayı dışarıda sanırız:
“O böyle yaptığı için sinirlendim.”
“Beni değersiz hissettirdi.”
“Beni görmedi.”
Oysa bazı duygular, karşı tarafın davranışından çok daha eskidir. Sadece biri gelip üstündeki örtüyü kaldırmıştır.
İnsan ilişkilerde en çok tetiklendiği yerde büyür. Çünkü tetiklenmek kötü bir şey değil; içeride hâlâ dokunulmamış bir yer olduğunu gösteren işarettir. Bir alarm gibi çalışır. “Burada hâlâ iyileşmemiş bir şey var” der.
Ama modern ilişkilerin büyük kısmı artık yüzleşmek yerine kaçmak üzerine kurulu.
Rahatsız olduğumuz anda uzaklaşıyoruz.
Bizi zorlayan insanı “toxik” ilan ediyoruz.
Aynayı kırınca görüntünün yok olduğunu sanıyoruz.
Halbuki insan aynı yarayı başka yüzlerde tekrar tekrar yaşamaya devam eder.
Gerçek dönüşüm bazen tam da şu soruyla başlar:
“Bu olay bana ne hissettirdi?” değil,
“Bu his bende neden bu kadar büyük bir yere sahip?”
İlişkiler bizi tamamlamak için değil, kendimizi tanımamız için vardır belki de. Bir insanı sevmek kadar, onun bizde ortaya çıkardığı kişiyi fark etmek de önemlidir.
Çünkü bazı insanlar hayatımıza mutluluk getirmez; farkındalık getirir.
Bazıları yara açmaz; zaten var olan yarayı görünür kılar.
Bazıları da bize ilk kez şunu öğretir:
İnsan, bazen en çok kırıldığı yerde kendine yaklaşır.
Ve belki aşkın en olgun hâli şudur:
Karşındakini değiştirmeye çalışmadan, onun sende uyandırdığı yerlere cesaretle bakabilmek.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Eda Yiğit
Aynadaki İnsan
İlişkilerde en çok duyduğumuz cümlelerden biri şudur:
“Önce kendine bak.”
Doğrudur. Ama eksiktir.
Çünkü insan çoğu zaman kendine tek başına bakamaz. Kendi yüzünü görmek için bile aynaya ihtiyaç duyar. Ruh da böyledir. İnsan, en çok başka bir insanın içinde görünür hâle gelir.
Belki de mesele yalnızca “kendini değiştirmek” değildir.
Belki mesele, bir başkasına bakarken içinde harekete geçen şeyi fark etmektir.
Birinin küçücük bir sözü neden içimizi günlerce kemirir?
Neden bazı insanlar bizi sebepsiz yere öfkelendirir?
Neden birinin ilgisizliği çocuklukta unutulmuş bir yarayı yeniden kanatır?
Çünkü ilişkiler tesadüf değil, aynadır.
Karşımızdaki insan bazen sevgimizi, bazen korkumuzu, bazen eksikliğimizi gösterir. Biz çoğu zaman olayı dışarıda sanırız:
“O böyle yaptığı için sinirlendim.”
“Beni değersiz hissettirdi.”
“Beni görmedi.”
Oysa bazı duygular, karşı tarafın davranışından çok daha eskidir. Sadece biri gelip üstündeki örtüyü kaldırmıştır.
İnsan ilişkilerde en çok tetiklendiği yerde büyür. Çünkü tetiklenmek kötü bir şey değil; içeride hâlâ dokunulmamış bir yer olduğunu gösteren işarettir. Bir alarm gibi çalışır. “Burada hâlâ iyileşmemiş bir şey var” der.
Ama modern ilişkilerin büyük kısmı artık yüzleşmek yerine kaçmak üzerine kurulu.
Rahatsız olduğumuz anda uzaklaşıyoruz.
Bizi zorlayan insanı “toxik” ilan ediyoruz.
Aynayı kırınca görüntünün yok olduğunu sanıyoruz.
Halbuki insan aynı yarayı başka yüzlerde tekrar tekrar yaşamaya devam eder.
Gerçek dönüşüm bazen tam da şu soruyla başlar:
“Bu olay bana ne hissettirdi?” değil,
“Bu his bende neden bu kadar büyük bir yere sahip?”
İlişkiler bizi tamamlamak için değil, kendimizi tanımamız için vardır belki de. Bir insanı sevmek kadar, onun bizde ortaya çıkardığı kişiyi fark etmek de önemlidir.
Çünkü bazı insanlar hayatımıza mutluluk getirmez; farkındalık getirir.
Bazıları yara açmaz; zaten var olan yarayı görünür kılar.
Bazıları da bize ilk kez şunu öğretir:
İnsan, bazen en çok kırıldığı yerde kendine yaklaşır.
Ve belki aşkın en olgun hâli şudur:
Karşındakini değiştirmeye çalışmadan, onun sende uyandırdığı yerlere cesaretle bakabilmek.