Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

Toplumsal Kararsızlık: Çocukluk, Ergenlik ve Şiddetin Psikososyal Kökenleri

Yazının Giriş Tarihi: 23.04.2026 22:08
Yazının Güncellenme Tarihi: 23.04.2026 22:09

Dr. Zeynep Sezen KOÇYİĞİT

Son dönemde toplumumuzda yaşanan olaylar, bizleri birçok soru ile karşı karşıya bıraktı. Sınırlı yetişkin bakış açımızla her ne kadar suçluyu arasak da televizyondan, sosyal medyadan ya da takip ettiğimiz uzmanlardan aldığımız cevaplar bizi tatmin edemedi. İçimizde bir yerde bu söylenenlerin bazılarına hemen hak versek de daha sonrasında “evet, işte bu” dediğimiz cevaplar mantık havuzumuzda karşılık bulmadı. Farklı yaş gruplarında farklı çalışmaları incelediğimde, bu vahim olayların aslında birer davranış olduğunu tekrar tekrar incelemiş oldum.

İnsan davranışını şekillendiren mekanizmalar, biyolojik donanımın dayattığı tepkilerle sınırlandırılabilecek bir bütün olarak görülmemelidir; aksine bireyin zihinsel işleyişi, çevresel uyaranlarla kurduğu etkileşim biçimi ve içselleştirdiği değer yargılarının örüntüsel bir yansıması olarak kendini göstermektedir. Çağdaş psikoloji çerçevesi, bizlere bireyin kendi iç dünyasında oluşturduğu anlam haritalarıyla dışarıdan gelen uyaranların nasıl bir etkileşim içerisine girdiğini ve bu etkileşimin davranışa hangi süreçlerden geçerek dönüştüğünü sorar. Bu noktada devreye giren içsel motivasyon, benlik algısı ve nörokimyasal denge gibi kavramlar, bireyi bir tepki verici olmaktan çıkarıp kendi yaşantısını yönlendirebilecek bir merkezi güç konumuna taşıyan dinamikler olarak değerlendirilmelidir. Ancak kişiliğin henüz tam oluşmadığı, benlik sınırlarının netleşmediği ve kimlik arayışının yoğun olduğu dönemlerde bu dinamikler sağlıklı biçimde çalışmayabilir. Böyle zamanlarda birey, dışarıdan gelen uyaranlara karşı daha savunmasız hâle gelebilir.

Bireyin davranışsal yönelimleri yalnızca içsel süreçlerle açıklanamaz. Duyusal uyaranların öğrenmeye etkisi, sosyal çevrenin katkısı ve bireyin eyleme geçişini açıklayan kuramsal yapılar da birlikte değerlendirilmelidir.

Bireyin benlik algısı yüksekse, motivasyon, doğru tetiklenme ve vücut kimyasındaki olumlu reaksiyonlarda birleştiğinde, birey doğrudan hedefe odaklı ve yaklaşımsal ve analitik çerçevede bir kurtuluş yolu görmeye hazırdır. Varoluşsal sancılarla yüklenmiş içsel motivasyonu düşük bireyler, özellikle ergenlik dönemi bunalımları olarak bildiğimiz sıkıntılı dönemlerden birinde, yanlış anlam kazanımlarıyla birlikte işlenen işitsel ve görsel uyaranlara tepki vermeye meyillidirler. Albert Bandura’nın sosyal öğrenme kuramına göre ölçütleyecek olursak, duyusal formasyonlar çevresel kazanımlara sadece etkileşime girmeye meyilli değildir, aynı zamanda girdiği etkileşimleri sonuçlara bağlayıp eyleme dökme isteğiyle de birlikte hareket ederler. Buradan yola çıkarak ülkemizde daha erken yaş aralıklarına düşmüş olan ergenlik döneminin, yönetilmesi daha kolay hale gelen bir toplum oluşturulmaya çalışılmadan, yalnızca onların diliyle konuşularak, yol gösterilerek ve rehberlik edilerek ele alınması gereken bir süreç olduğu söylenebilir. Çocuklarımız, sosyal politikalar aracılığıyla ve eğitim kalitesi geliştirilerek, geleceğe yönelik hedefler koymaları yönünde teşvik edilmeli; bireysel ve toplumsal değerlerle uyumlu biçimde desteklenmelidir. Değerleri olmayan bireyler yalnızca ruhsal sıkıntılarla büyümezler; aynı zamanda farklı döngüler içerisinde, sınırda bir yaşam deneyimine sürüklenebilirler. Bu durum, aidiyet eksikliği, yön kaybı, düşük öz denetim ve toplumsal bağların zayıflaması gibi sonuçlarla kendini gösterebilir.

Son dönemde art arda yaşanan ve toplum vicdanını derinden yaralayan olaylar, bize bir kez daha şunu hatırlattı: Çocukların ve ergenlerin sergilediği davranışlar, birdenbire boşlukta ortaya çıkmıyor; aile, okul, akran çevresi ve dijital dünya arasında örülen karmaşık bir ağın içinde şekilleniyor. Sadece “bireysel hata” ya odaklanan yada şu suçlu bu yasaklansın bakış açısı, bu ağın içindeki sistemsel kırılmaları görünmez kılıyor. Oysa bugün tanık olduğumuz her kriz, aslında uzun süredir biriken ve ihmal edilen pek çok küçük sinyalin geç fark edilmiş hâlidir.

Klinik çerçeveden baktığımızda, ergenlik dönemindeki bireylerin riskli davranışlara yönelmesinde genetik yatkınlık, aile içi şiddet veya ihmal, travmatik yaşantılar ve kaotik aile yapıları kadar; düşük benlik saygısı, yalnızlık, dışlanmışlık ve değersizlik duygusunun da belirleyici olduğu görülmektedir. Bu çocukların büyük kısmı, “kötü” oldukları için değil, duygusal yüklerini taşıyacak sağlıklı bir ilişki zemini bulamadıkları için saldırgan ya da yıkıcı danışlarayönelmektedir. Bu nedenle şiddet davranışı gösteren ergeniyada çocuğu yalnızca “tehdit” olarak etiketlemek, hem klinik gerçeklikle hem de etik sorumlulukla çelişmektedir.

Son yıllarda toplumuzda artan ve özellikle düşük yaş gruplarında yükselen şiddet içerikli vakalar, yalnızca bireyin ruhsal dünyasına ilgilendirmemekte, kurumların işleyişine de ayna tutmaktadır. Okul iklimi adalet, güven ve aidiyet hissi üzerine kurulmadığında; öğrencinin kendini değerli ve güvende hissetmediği ortamlarda, çatışma ve şiddetin daha kolay filizlenebildiği bilinmektedir. Rehberlik hizmetlerinin kâğıt üzerinde kaldığı, psikososyal destek mekanizmalarının sayı ve nitelik olarak yetersiz olduğu, öğretmenlerin ise çoğu zaman kendi tükenmişliğiyle baş başa bırakıldığı bir düzende, “erken uyarı işaretlerini” yakalamak neredeyse imkânsız hâle gelir.

Bu bağlamda, dijital dünyanın rolünü de görmezden gelemeyiz. Şiddeti yücelten içerikler, okul ortamını “savaş alanı” gibi kurgulayan videolar, güç ve otoriteyi sadece korku üzerinden tanımlayan söylemler, ergen zihinlerde yeni “model”ler üretmektedir. Bandura’nın sosyal öğrenme kuramını tekrar hatırladığımızda, çocuk ve ergenlerin yalnızca çevrelerindeki yetişkinlerle sınırlı kalmadığını; ekrandan izledikleri karakterleri de rol model aldıklarını, bu modellerin ödüllendirildiği her sahnenin davranış repertuarlarına yeni bir madde ekleyebildiğini biliyoruz. Dolayısıyla, sadece bireyin psikolojisini değerlendirmekle kalamayız, maruz kaldığı sembolik modelleri ve bu modellerin nasıl ödüllendirildiğini de tartışmak zorundayız.

Tüm bunların ışığında asıl soruyu belki de şöyle sormalıyız: Biz çocukları ve ergenleri “toplumsal risk unsuru” olarak mı konumlandırıyoruz, yoksa onların ruhsal iyilik hâlini merkeze alan, hata yapma paylarını tanıyan, ama aynı zamanda sınır ve sorumluluklarını netleştiren bir sistem kurmaya gerçekten niyet ediyor muyuz? Etik olarak kabul etmemiz gereken gerçek şu ki; bugün “vak’a” diye konuştuğumuz her çocuk, bir zamanlar korunma, görülme ve anlaşılma hakkı elinden yavaş yavaş alınmış bir bireydi.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.