Bir bayram sabahını gözünüzün önüne getirin: Güneş perdelerin ardından usulca süzülürken minarelerden sabah ezanı sesleri yükseliyor, sokaklar bir bir canlanıyor, büyükanneler erkenden kalkmış sofrayı kurmuş, çayı demlemiş bekliyor. Büyükbabalar sabah namazından döndüğünde kapıyı aralık bırakıyor; çünkü o kapı, yalnızca çelik bir kapı olmanın ötesinde, vakti zamanında bir kanadı açık bırakılmış bir ahşap kapı misali bir anlam taşıyor. O kapı, "belki bu sefer gelirler" temennisinin sessiz bir sembolü.
Yıllardır her bayram aynı meselenin etrafında dolanıp duruyorzihnim, çünkü kalbim diyor ki bir milletin geleceği, büyüklerine gösterdiği saygıyla doğru orantılı yükselir. Hz. Muhammed’in "Küçüğüne merhamet etmeyen, büyüğüne saygı göstermeyen bizden değildir" buyruğu, sıradan bir ahlaki tavsiye olarak okunamaz; bu söz, bir medeniyetin kurucu harcıdır, ailenin kutsiyetinin “gerçek” müslümanca ilanıdır. Yüce Hz. Allah’ın anne-babaya iyiliği emretmesi ve bunu Allah'a kulluk emrinin hemen ardından zikretmesi, başlı başına bir medeniyet inşasının işaretidir.
Önceki bayramlar ve bu bayramda da olduğu üzere, uzun tatil ilanları bana bir kez daha gösterdi ki; şehirlerimiz büyürken kalplerimiz küçülüyor, apartman dairelerine sığdırmaya çalıştığımız hayatlar eskiden köy – mahalle meydanlarına, sokaklara, üç katlı ahşap evlere taşardı. Komşunun büyüğü kendi büyüğümüzdü, mahallenin yaşlı amcası çocuklarımıza dede yerine geçerdi, sokağın başındaki kahvede oturan büyüklerimizin bütün mahallenin hafızasıydı. Şimdi asansörde yan yana çıktığımız komşumuzun adını dahi öğrenememişken, kendi büyük anne - babalarımızı haftalarca aramayı unutmuş durumdayız. Modernlik denen şey bize çok şey verdi, ama aldıklarının başında "büyüğün duası"nın bereketi geliyor.
İslam medeniyetinin en güzel taraflarından biri, yaşlılığı bir kayıp olarak okumamasıdır. Bizim kültürümüzde - irfanımızda yaşlanmak hikmete yaklaşmaktır, saçların ağarması Hakk'a bir adım daha yakın durmaktır. Anadolu'da hâlâ "Evde ihtiyar varsa, evde bereket vardır" derler; bu sözün kökü, Kutsalkitabın; Kur'an'ın "Onlara öf bile deme" hassasiyetine kadar uzanır. Yusuf Has Hâcib'in Kutadgu Bilig'inden, Mevlâna'nın Mesnevi'sine, Yunus'un ilahilerinden, Ahmet Yesevi'nin hikmetlerine kadar bütün geleneğimizde aynı ses yankılanır: “İnsan insanla insandır, büyük gencin dualı gölgesidir, genç ise büyüğün uzanan elidir.”
Şimdi gelelim asıl yaramıza, asıl sızlayan tarafımıza. Genç kardeşim, sana sesleniyorum: Telefonunun ekranında akıp giden o renkli hayat, sana çok şey vaat ediyor olabilir, ama sakın seni evinin sessiz odasında bekleyen büyüklerinin gönül kırgınlığından büyük sanma. Bayramda otelin lobisinden gönderdiğin fotoğraf, dedenin masasındaki o boş çay bardağının ağırlığını taşıyamaz. Sizi sıkan akraba sorularından, "ne zaman evleneceksin?" denetiminden, "bizim zamanımızda" cümlelerinden bunalıyor olabilirsiniz, anlıyorum, ancak; bu sıkıntı, koca bir kuşağı görmezden gelmenin gerekçesi yapılamayacak kadar küçüktür. Bir saatlik tahammül, bir ömürlük pişmanlığa tercih edilmelidir. Büyük anne - babarınızın yanında geçirdiğiniz on beş dakika, sizin için sosyal medya hikâyenize bile sığmayan bir ayrıntıdır belki, ama onun için haftalarca anlatacağı, içini ısıtan, "torunum geldi" diye komşuya öve öve bitiremeyeceği koca bir hatıraya dönüşür. Bu nesilden aklınızın küçücük bir köşesinde tutmanızı rica ettiğim şudur: Bir nesli yetiştirenleri unutursanız, kendi çocuklarınızın da sizi unutacağını bilin.
Lakin sözüm yalnızca gençlere değil. Şimdi başka bir yaranın üstünü açacağım, çünkü bu kalem sustuğu sürece o yara kanamaya devam edecek. Bu memlekette yaşlılarımız için "proje" yapan, panel düzenleyen, fotoğraf çektiren, sosyal medyaya "büyüklerimiz baş tacımız" diye etiket atan, ama o aynı büyükleri yolda gördüğünde başını çevirip geçen kurumlar, dernekler, vakıflar, hatta bazı resmi kurumların temsilcileri var. Ben bunu okuyarak yazmıyorum, bizzat şahit olarak yazıyorum. Bir tesiste, kendisinden hizmet bekleyen yaşlı bir teyzenin – amcanın yanına gitmek yerine, ona sırtını dönerek sohbetini koyulaştıran, ayağa kaldırıp kendi yamacında “selam” alan "yetkili" – “yetkililer” gördüm… veya bir kurumun açılış kurdelesinde poz veren yöneticilerin, aynı gün o kurumun karşısındaki tezgâhta simit satan yaşlı amcanın yüzüne bakmadığına şahit oldum. Bir vakfın broşüründe gözleri yaşlı poz veren ihtiyarın, ertesi gün aynı kapıdan boş elle gönderildiğini gördüm. Bu ülkede yaşlıya hizmet, kimi zaman bir samimiyet meselesi olmaktan çıkmış, bir vitrin süsüne, bir bütçe kalemine, bir "dostlar alışverişte görsün" tiyatrosuna dönüşmüştür.
Soruyorum şimdi yüksek sesle: Bir kurum yaşlıya saygı duyuyorsa, onu protokol sandalyesinde fotoğraf karesi olarak değil, sokağın ortasında, otobüs durağında, hastane kuyruğunda görmeli ve önce o gitmelidir yanına. Yaşlıya saygı, kameralar açıkken “el öpmek”le olamaz; kameralar kapalıyken de aynı eli, aynı muhabbetle öpebilmektir. Hz. Muhammed, mescide gelen yaşlı bir adama hırkasını sermiş, kendi yerini ona vermiştir; “bu kültürün – İslamınümmetiyim” diyen “yetkili”si de aynı edebi taşımak zorundadır. Bir yaşlıyı ayağına bekleyen zihniyet, o yaşlının duasını da, bereketini de hak etmemektedir. Ne diyor atalarımız: "Büyüğün yanına ayakla gidilir, dille çağrılmaz." Bu söz, bütün protokol kitaplarından daha kıymetli bir İslam adabıdır.
Bayramları sadece "tatil" olarak okumak, bizi biz yapan değerlere yapılan sessiz bir ihanettir. Geçtiğimiz bayram seksen yaşlarındaki bir teyzemizi ziyarete gittim, kalp ameliyatı geçirmiş, beli bükülmüş, evinde tek başına yaşıyor. Kapıyı açtığında gözleri parladı, sanki yıllardır beklediği biri gelmişti. Sonra ağzından şu cümle döküldü: "Yavrum, evim mezar gibiydi, sen bu evi diriltiyorsun." O an bir kez daha anladım ki Türk-İslam geleneğinde bayram ziyareti küçümsenecek bir nezaket gösterisi olamaz; “O”; ölüleri olmadan kalpleri diriltmenin adıdır, ruhları aralayan bir nebze moral şifası, kutlu bir tıbbın ismidir.
Ve kalemi elime her aldığımda aynı yere dönüyorum, çünkü inancım odur ki bu memleket, manevi köklerinden koparılmak istendiği her dönemde büyüklerinin sessiz duasıyla ayakta kaldı. Genç nüfusumuzu, parlak zekâlı çocuklarımızı, hızla büyüyen şehirlerimizi övünç vesilesi olarak gösteriyoruz ve bunda haklıyız; ancak bu memleketin asıl sermayesi, gecenin bir vakti seccadesinin başında torununa "Yâ Rabbi onu koru" diye dua eden büyükanneler, oğlunun rızkına bereket isteyen, gelininin sabrına dua eden büyükbabalardır. O dualar olmasaydı, biz bu mesafeleri kat edemezdik.
Bu bayram hep birlikte bir karar verelim: Genç kardeşim, telefonunu sessize almadan önce bir büyüğünü ara, kapını kilitlemeden önce bir büyüğünün kapısını çal. Yetkilikardeşim, masandaki dosyayı kapatmadan önce o dosyaya konu olan yaşlının ayağına git, yaşlılar sadece bir “projede” bir rakamdan ibaret değil, sırtın dönük masada tıkınırken, kendisi gelmesin diye bir zahmet senin gitmen lazım! Pahalı hediyeler aramayalım, çünkü onlar bizden çikolata kutusu beklemiyor; sesimizi, kokumuzu, varlığımızı, "iyi ki varsın" fısıltımızı bekliyor.
Hepinizin bayramını tebrik ediyor, sofralarınızın bereketli, kalplerinizin huzurlu olmasını Allah’tan diliyorum. Sözümü bağlarken lütfen şu küçük tefekkürü benimle paylaşın: “Bu bayram, kimin sofrasındaki o boş sandalyeyi doldurabilirim ve kimin ayağına bizzat ben gidebilirim?”
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Dr.Zeynep Sezen KOÇYİĞİT
Sofranın Baş köşesindeki O Boş Sandalye…
Bir bayram sabahını gözünüzün önüne getirin: Güneş perdelerin ardından usulca süzülürken minarelerden sabah ezanı sesleri yükseliyor, sokaklar bir bir canlanıyor, büyükanneler erkenden kalkmış sofrayı kurmuş, çayı demlemiş bekliyor. Büyükbabalar sabah namazından döndüğünde kapıyı aralık bırakıyor; çünkü o kapı, yalnızca çelik bir kapı olmanın ötesinde, vakti zamanında bir kanadı açık bırakılmış bir ahşap kapı misali bir anlam taşıyor. O kapı, "belki bu sefer gelirler" temennisinin sessiz bir sembolü.
Yıllardır her bayram aynı meselenin etrafında dolanıp duruyorzihnim, çünkü kalbim diyor ki bir milletin geleceği, büyüklerine gösterdiği saygıyla doğru orantılı yükselir. Hz. Muhammed’in "Küçüğüne merhamet etmeyen, büyüğüne saygı göstermeyen bizden değildir" buyruğu, sıradan bir ahlaki tavsiye olarak okunamaz; bu söz, bir medeniyetin kurucu harcıdır, ailenin kutsiyetinin “gerçek” müslümanca ilanıdır. Yüce Hz. Allah’ın anne-babaya iyiliği emretmesi ve bunu Allah'a kulluk emrinin hemen ardından zikretmesi, başlı başına bir medeniyet inşasının işaretidir.
Önceki bayramlar ve bu bayramda da olduğu üzere, uzun tatil ilanları bana bir kez daha gösterdi ki; şehirlerimiz büyürken kalplerimiz küçülüyor, apartman dairelerine sığdırmaya çalıştığımız hayatlar eskiden köy – mahalle meydanlarına, sokaklara, üç katlı ahşap evlere taşardı. Komşunun büyüğü kendi büyüğümüzdü, mahallenin yaşlı amcası çocuklarımıza dede yerine geçerdi, sokağın başındaki kahvede oturan büyüklerimizin bütün mahallenin hafızasıydı. Şimdi asansörde yan yana çıktığımız komşumuzun adını dahi öğrenememişken, kendi büyük anne - babalarımızı haftalarca aramayı unutmuş durumdayız. Modernlik denen şey bize çok şey verdi, ama aldıklarının başında "büyüğün duası"nın bereketi geliyor.
İslam medeniyetinin en güzel taraflarından biri, yaşlılığı bir kayıp olarak okumamasıdır. Bizim kültürümüzde - irfanımızda yaşlanmak hikmete yaklaşmaktır, saçların ağarması Hakk'a bir adım daha yakın durmaktır. Anadolu'da hâlâ "Evde ihtiyar varsa, evde bereket vardır" derler; bu sözün kökü, Kutsalkitabın; Kur'an'ın "Onlara öf bile deme" hassasiyetine kadar uzanır. Yusuf Has Hâcib'in Kutadgu Bilig'inden, Mevlâna'nın Mesnevi'sine, Yunus'un ilahilerinden, Ahmet Yesevi'nin hikmetlerine kadar bütün geleneğimizde aynı ses yankılanır: “İnsan insanla insandır, büyük gencin dualı gölgesidir, genç ise büyüğün uzanan elidir.”
Şimdi gelelim asıl yaramıza, asıl sızlayan tarafımıza. Genç kardeşim, sana sesleniyorum: Telefonunun ekranında akıp giden o renkli hayat, sana çok şey vaat ediyor olabilir, ama sakın seni evinin sessiz odasında bekleyen büyüklerinin gönül kırgınlığından büyük sanma. Bayramda otelin lobisinden gönderdiğin fotoğraf, dedenin masasındaki o boş çay bardağının ağırlığını taşıyamaz. Sizi sıkan akraba sorularından, "ne zaman evleneceksin?" denetiminden, "bizim zamanımızda" cümlelerinden bunalıyor olabilirsiniz, anlıyorum, ancak; bu sıkıntı, koca bir kuşağı görmezden gelmenin gerekçesi yapılamayacak kadar küçüktür. Bir saatlik tahammül, bir ömürlük pişmanlığa tercih edilmelidir. Büyük anne - babarınızın yanında geçirdiğiniz on beş dakika, sizin için sosyal medya hikâyenize bile sığmayan bir ayrıntıdır belki, ama onun için haftalarca anlatacağı, içini ısıtan, "torunum geldi" diye komşuya öve öve bitiremeyeceği koca bir hatıraya dönüşür. Bu nesilden aklınızın küçücük bir köşesinde tutmanızı rica ettiğim şudur: Bir nesli yetiştirenleri unutursanız, kendi çocuklarınızın da sizi unutacağını bilin.
Lakin sözüm yalnızca gençlere değil. Şimdi başka bir yaranın üstünü açacağım, çünkü bu kalem sustuğu sürece o yara kanamaya devam edecek. Bu memlekette yaşlılarımız için "proje" yapan, panel düzenleyen, fotoğraf çektiren, sosyal medyaya "büyüklerimiz baş tacımız" diye etiket atan, ama o aynı büyükleri yolda gördüğünde başını çevirip geçen kurumlar, dernekler, vakıflar, hatta bazı resmi kurumların temsilcileri var. Ben bunu okuyarak yazmıyorum, bizzat şahit olarak yazıyorum. Bir tesiste, kendisinden hizmet bekleyen yaşlı bir teyzenin – amcanın yanına gitmek yerine, ona sırtını dönerek sohbetini koyulaştıran, ayağa kaldırıp kendi yamacında “selam” alan "yetkili" – “yetkililer” gördüm… veya bir kurumun açılış kurdelesinde poz veren yöneticilerin, aynı gün o kurumun karşısındaki tezgâhta simit satan yaşlı amcanın yüzüne bakmadığına şahit oldum. Bir vakfın broşüründe gözleri yaşlı poz veren ihtiyarın, ertesi gün aynı kapıdan boş elle gönderildiğini gördüm. Bu ülkede yaşlıya hizmet, kimi zaman bir samimiyet meselesi olmaktan çıkmış, bir vitrin süsüne, bir bütçe kalemine, bir "dostlar alışverişte görsün" tiyatrosuna dönüşmüştür.
Soruyorum şimdi yüksek sesle: Bir kurum yaşlıya saygı duyuyorsa, onu protokol sandalyesinde fotoğraf karesi olarak değil, sokağın ortasında, otobüs durağında, hastane kuyruğunda görmeli ve önce o gitmelidir yanına. Yaşlıya saygı, kameralar açıkken “el öpmek”le olamaz; kameralar kapalıyken de aynı eli, aynı muhabbetle öpebilmektir. Hz. Muhammed, mescide gelen yaşlı bir adama hırkasını sermiş, kendi yerini ona vermiştir; “bu kültürün – İslamınümmetiyim” diyen “yetkili”si de aynı edebi taşımak zorundadır. Bir yaşlıyı ayağına bekleyen zihniyet, o yaşlının duasını da, bereketini de hak etmemektedir. Ne diyor atalarımız: "Büyüğün yanına ayakla gidilir, dille çağrılmaz." Bu söz, bütün protokol kitaplarından daha kıymetli bir İslam adabıdır.
Bayramları sadece "tatil" olarak okumak, bizi biz yapan değerlere yapılan sessiz bir ihanettir. Geçtiğimiz bayram seksen yaşlarındaki bir teyzemizi ziyarete gittim, kalp ameliyatı geçirmiş, beli bükülmüş, evinde tek başına yaşıyor. Kapıyı açtığında gözleri parladı, sanki yıllardır beklediği biri gelmişti. Sonra ağzından şu cümle döküldü: "Yavrum, evim mezar gibiydi, sen bu evi diriltiyorsun." O an bir kez daha anladım ki Türk-İslam geleneğinde bayram ziyareti küçümsenecek bir nezaket gösterisi olamaz; “O”; ölüleri olmadan kalpleri diriltmenin adıdır, ruhları aralayan bir nebze moral şifası, kutlu bir tıbbın ismidir.
Ve kalemi elime her aldığımda aynı yere dönüyorum, çünkü inancım odur ki bu memleket, manevi köklerinden koparılmak istendiği her dönemde büyüklerinin sessiz duasıyla ayakta kaldı. Genç nüfusumuzu, parlak zekâlı çocuklarımızı, hızla büyüyen şehirlerimizi övünç vesilesi olarak gösteriyoruz ve bunda haklıyız; ancak bu memleketin asıl sermayesi, gecenin bir vakti seccadesinin başında torununa "Yâ Rabbi onu koru" diye dua eden büyükanneler, oğlunun rızkına bereket isteyen, gelininin sabrına dua eden büyükbabalardır. O dualar olmasaydı, biz bu mesafeleri kat edemezdik.
Bu bayram hep birlikte bir karar verelim: Genç kardeşim, telefonunu sessize almadan önce bir büyüğünü ara, kapını kilitlemeden önce bir büyüğünün kapısını çal. Yetkilikardeşim, masandaki dosyayı kapatmadan önce o dosyaya konu olan yaşlının ayağına git, yaşlılar sadece bir “projede” bir rakamdan ibaret değil, sırtın dönük masada tıkınırken, kendisi gelmesin diye bir zahmet senin gitmen lazım! Pahalı hediyeler aramayalım, çünkü onlar bizden çikolata kutusu beklemiyor; sesimizi, kokumuzu, varlığımızı, "iyi ki varsın" fısıltımızı bekliyor.
Hepinizin bayramını tebrik ediyor, sofralarınızın bereketli, kalplerinizin huzurlu olmasını Allah’tan diliyorum. Sözümü bağlarken lütfen şu küçük tefekkürü benimle paylaşın: “Bu bayram, kimin sofrasındaki o boş sandalyeyi doldurabilirim ve kimin ayağına bizzat ben gidebilirim?”
Mutlu Bayramlar, Sevgilerimle…Dr. Zeynep Sezen Koçyiğit