Haydi İtiraf Edelim: Bu Yasayı Hiçbirimiz İstemiyoruz.
Yazının Giriş Tarihi: 15.05.2026 12:05
Yazının Güncellenme Tarihi: 15.05.2026 12:15
15 yaş altı için “sosyal medya” tartışılırken, salonun her köşesinde farklı bir suskunluk var… Çünkü çocuğuna en çok inanan bile, akşam yemekte aynı ekrana bakıyor.
Yıllar sonra çocuklarımız bize soracak: "Hepiniz biliyordunuz. Neden hiçbir şey yapmadınız?"
O soru sorulduğunda, aynı salonun farklı köşelerinde farklı sessizlikler olacak.
Bir köşede, çocuğuna Montessori felsefesi anlatan ama tantrum başladığında elini iPad'e uzatan anne duracak. Bir köşede, "Biz öyle büyümedik" diyen ama gözlüğünü çıkarıp YouTube'da hadis videosu izleyen babaanne duracak. Bir köşede, sınırların travmaya yol açtığını okuduğu için,çocuğuna yedi yaşında akıllı telefon hediye eden baba duracak. Bir köşede, çocuğun çığlığını ancak Cocomelon ile dindirebilen genç hala,dayı,teyze. Hepsi aynı evde. Hepsi farklı bahanelerle. Hepsi aynı sessizlik.
Çocuk mu? Çocuk, üst kattaki odasında kaydırıyor…
Türkiye, 15 yaş altına yönelik bir sosyal medya yasasını konuşuyor. Konuşma hararetli görünüyor. Ama bu hararete dikkatlice bakanlar, kimsenin gerçekten kazanmak istemediği bir maç görüyor. Çünkü itiraf etmediğimiz birinci gerçek şu: Bu yasayı, en yüksek sesle savunanlar dahil, içten içe kimse istemiyor.
Anne baba istemiyor; çünkü o cam parça, çocuk tantrumatmadan yemeğin pişmesini, çocuk huzursuz olmadan kuaföre gidilmesini, çocuk soru sormadan akşam kavgasının yapılabilmesini sağlıyor. Tarihteki en ehven “bakıcı”: Hem para almıyor, hem yorulmuyor, hem de kıvrak bir İngilizce öğretiyor. Çocuğunun "iki saatte 14 İngilizce kelime öğrendiğini" gururla anlatan annenin, çocuğun aynı iki saatte kaç kez dopamin patlaması geçirdiğinden haberi yok. Olsa da iş işten geçti; köprü bir kez yandı, geri dönüşü yok.
“Büyükler” de bilinçaltında istemiyor; çünkü ekran karşısında oturan nesil, sokağa çıkmayan nesildir. Bağımlı bir nesil, taleplerini öğrenmemiş bir nesildir. Üstelik o platformlardan toplanan veri, bir gün lazım olur; vergi gelmiyor ama veri geliyor. Ekranın karanlığında yetişen bir gence sonradan "hakkını ara" demek, kolay söz değil.
Okul istemiyor; çünkü çocuğa telefonsuz ödev vermenin yolunu çoktan unuttu. WhatsApp grupları, dijital sınıf platformları, Telegram duyuruları — kendi kurduğumuz bir labirentin içinde dolaşıyoruz; sonra çocuğa "telefonu bırak" diyoruz. Çelişkiyi görmüyoruz, çünkü görsek yorulacağız.
Platformlar zaten istemiyor. Bunu söylemeye gerek bile yok. Bir TikTok mühendisinin ABD Senatosu önündeki sözünü hatırlayın: "Kendi çocuğumun bu uygulamayı kullanmasını istemem." O mühendisin maaşı, aynı uygulamayı kullanan başkasının çocuğundan geliyor. Bu cümleyi her okuduğumda bir bardak soğuk su içme ihtiyacı duyuyorum.
"Etkileyiciler" istemiyor — şu yeni meslek erbabı nam-ı diğer “influcer”lar. Çocuğunu yedi yaşında bir markaya çeviren, doğum gününü reklam paketine bağlayan, kahkahasını reels'e doğrayan bir “sandviç kuşak”, çocuğun “çocukluğunu” çoktan satışa çıkardı. Bu satıştan geri dönüş yok; sözleşmenin yenilenmesi var.
Eğitimciler istemiyor; uzmanlar istemiyor. Çünkü dijital sağlık üzerine 600 sayfalık kitap yazan profesörün kendi çocuğu, akşam yemekte iPad'e bakıyor. Bu bir suçlama değil; bir tespit. Çünkü bu kuşağın gerçek dramı; bilmemek değil, bildiğini uygulayamamaktır.
Aydınımız istemiyor. Bunu söylemek günah ama söylenmesi gerek: O kafe köşesinde "Türkiye'nin meselesi pedagojidir" diyen yazarın kızı, masanın diğer ucunda iki saattir aynı kaydırma hareketini yapıyor. Yazar görmüyor; çünkü görse devam edemeyecek.
Politikacımız istemiyor. "Çocuklarımız bu ekranın esiri olmamalı" cümlesini TikTok hesabından yayınlayan siyasetçinin ironisini kimse fark etmiyor; çünkü hepimiz aynı ironide yaşıyoruz.
İşin asıl trajik tarafı şu: Çocuk da istemiyor. Bağımlılığın en büyük hilesi, kurbanın ondan vazgeçmeyi düşmana benzetmesidir. On dört yaşındaki kız için Instagram'sız bir yaz kampı, bir cezadır. Orada yok olmak, sınıftaki varlığının yok olmasıdır. Bulunmadığın yer, bir hafta sonra bulunmadığın bir hayata dönüşür.
Bu kadar çok tarafın istemediği bir yasa neden hâlâ konuşuluyor? Çünkü bir taraf daha var; ve onun konuşma cesareti yok. Onun cevabını verecek olan da bizleriz.
O taraf, 2031'de seçim sandığına gidecek olan o on iki yaşındaki çocuktur. 11 yaşında ilk pornografik içerikle karşılaşmış, 13 yaşında "yetersiz görünmek" diye bir kavram öğrenmiş, 14 yaşında uyku saatinde bir kez bile gerçekten kapalı pencere görmemiş çocuk. O çocuğa biz cevap vereceğiz. Cevap hazır mı?
Bilim, biz konuştukça konuşuyor; biz duymuyoruz. İnsan beyninin ön korteksi 25 yaşına kadar olgunlaşmıyor. Bu ders kitabı klişesi değil; bunun pratik sonucu şu: Dünyanın en yetenekli davranışsal psikologlarının tasarladığı bağımlılık makinesine, 13 yaşındaki bir çocuğun tek başına direnmesi biyolojik olarak imkânsız. Bu "iradesi zayıf" meselesi değil; bu evrim meselesi.
San Diego State Üniversitesi'nde Jean Twenge'in 2012'den beri sürdürdüğü çalışma, akıllı telefonun ergen yaşamına tam yerleştiği yılda ergen ruh sağlığı eğrisinin kırıldığını gösteriyor. Pandemi öncesi başladı, pandemi bitiminde sürdü. Eğri inmiyor. Tek değişken cepteki ekran. Jonathan Haidtbuna "Kaygılı Nesil" adını verdi; aslında nesli adlandıran kendisi değil, nesil kendisini adlandırdı.
ABD Genel Cerrahı Vivek Murthy, 2023'te tarihî bir uyarı yayınladı. Bu çapta uyarı en son 1964'te yapılmıştı; sigaranın akciğer kanseri ile bağlantısı için. Bu paralelliği abartı sananlar var; o paralelliği abartı yapmayan, devlet düzeyinde uyarı yayınlayan kurumdur.
Avustralya geçen yıl 16 yaş altı için sosyal medyayı yasakladı. Norveç tartışıyor. Fransa adım attı. İngiltere yasa çıkardı. AB platformları sıraya soktu. Bu ülkeler, bu adımı atarken liberal kimliklerinden vazgeçtiklerini düşünmediler. Onlar veriye baktı, ürktü, harekete geçti. Biz veriye bakmamayı bir hak olarak savunuyoruz.
Tartışmamıza dönelim. "Yasak işe yaramaz." Yaramaz; ama tam yarayan bir yasamız da yok. Trafik kuralları ihlal edilir, sigara yasağı delinir, vergi kaçırılır. Yasa, eylemi sıfırlamak için değil, normu değiştirmek için yapılır. Bir norm kuruldu mu, on yıl içinde toplum kendi kendine ona doğru kayar.
"Devlet özel hayata karışmasın." Bu cümleyi kuranların önemli bir kısmı, aynı devletten "şu sokaktaki sapığı niye toplamıyorsunuz", "okulun önünde uyuşturucu satanlara neden dokunmuyorsunuz" diye hesap soranlardır. Çocuğu uyuşturucudan korumak görev, dijital uyuşturucudan korumak müdahale — çelişki kimseyi rahatsız etmiyor mu?
"Çocuğum kendi hayatına kendisi karar verir." Bu cümle on iki yaşındaki bir insan için kuruluyor. Aynı cümleyi, on iki yaşındaki çocuğun iş yerinde çalışıp çalışmamasına karar verebileceği için kurmuyoruz. Çünkü işin tehlikeli olduğunu biliyoruz. Ekranın da tehlikeli olduğunu biliyoruz; tek farkı, tehlikesinin parmak ucunda durmasıdır.
Bu yasanın asıl sorunu başka bir yerde. Yasa, sorumluluğu devlete havale etmenin de bir yoludur. Bir kez devlet "tamam" deyince, biz akşam yemekte telefonun başında oturmaya devam ederiz. Çünkü mesele yasak değil, mesele bizim ne yaptığımızdır.
Bir çocuk, anne babasının gözünün içine üç saniye baktığında ekrana ihtiyacı kalmaz. Bir çocuk, sokakta saklambaç oynayabiliyorsa TikTok'u arzulamaz. Bir çocuk, dedesi onunla konuşuyorsa algoritmaya muhtaç olmaz. Ekranın çocuğun hayatında bu kadar büyümesinin nedeni, çocuğun bunu çok istemesi değil; bizim hayatlarımızda açılan boşlukların bu kadar büyük olmasıdır. Çocuk bir boşluğu doldurur. O boşluğu biz açtık.
İtiraf zor şeydir. Ama itiraf etmediğimiz hiçbir şeyi düzeltemeyiz.
Yasanın çıkmasını istiyorum; çıkmalı. Ama yasanın yapamayacağı bir şey var: Anne baba olmak. O işin yasası bizim elimizde. O yasa, akşam telefonumuzu kanepenin koluna koyup çocuğun adını söylediğimiz an yazılır. O an yazılmazsa, çıkacak hiçbir yasa hiçbir çocuğu kurtarmaz.
Yarın sandığa gidecek o on iki yaşındaki çocuğa ne diyeceğiz?
"Yasa çıkardık, gerisi sana kalmış" mı diyeceğiz?
Yoksa "Geç kaldık, ama ışığını söndürmeye geliyoruz" mu?
Cevap bu hafta veriliyor. Hangi sessizliğin köşesinde duracağımız da…
Anne, baba, tüm eğitimcilere sevgilerimle…
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Dr.Zeynep Sezen KOÇYİĞİT
Haydi İtiraf Edelim: Bu Yasayı Hiçbirimiz İstemiyoruz.
15 yaş altı için “sosyal medya” tartışılırken, salonun her köşesinde farklı bir suskunluk var… Çünkü çocuğuna en çok inanan bile, akşam yemekte aynı ekrana bakıyor.
Yıllar sonra çocuklarımız bize soracak: "Hepiniz biliyordunuz. Neden hiçbir şey yapmadınız?"
O soru sorulduğunda, aynı salonun farklı köşelerinde farklı sessizlikler olacak.
Bir köşede, çocuğuna Montessori felsefesi anlatan ama tantrum başladığında elini iPad'e uzatan anne duracak. Bir köşede, "Biz öyle büyümedik" diyen ama gözlüğünü çıkarıp YouTube'da hadis videosu izleyen babaanne duracak. Bir köşede, sınırların travmaya yol açtığını okuduğu için,çocuğuna yedi yaşında akıllı telefon hediye eden baba duracak. Bir köşede, çocuğun çığlığını ancak Cocomelon ile dindirebilen genç hala,dayı,teyze. Hepsi aynı evde. Hepsi farklı bahanelerle. Hepsi aynı sessizlik.
Çocuk mu? Çocuk, üst kattaki odasında kaydırıyor…
Türkiye, 15 yaş altına yönelik bir sosyal medya yasasını konuşuyor. Konuşma hararetli görünüyor. Ama bu hararete dikkatlice bakanlar, kimsenin gerçekten kazanmak istemediği bir maç görüyor. Çünkü itiraf etmediğimiz birinci gerçek şu: Bu yasayı, en yüksek sesle savunanlar dahil, içten içe kimse istemiyor.
Anne baba istemiyor; çünkü o cam parça, çocuk tantrumatmadan yemeğin pişmesini, çocuk huzursuz olmadan kuaföre gidilmesini, çocuk soru sormadan akşam kavgasının yapılabilmesini sağlıyor. Tarihteki en ehven “bakıcı”: Hem para almıyor, hem yorulmuyor, hem de kıvrak bir İngilizce öğretiyor. Çocuğunun "iki saatte 14 İngilizce kelime öğrendiğini" gururla anlatan annenin, çocuğun aynı iki saatte kaç kez dopamin patlaması geçirdiğinden haberi yok. Olsa da iş işten geçti; köprü bir kez yandı, geri dönüşü yok.
“Büyükler” de bilinçaltında istemiyor; çünkü ekran karşısında oturan nesil, sokağa çıkmayan nesildir. Bağımlı bir nesil, taleplerini öğrenmemiş bir nesildir. Üstelik o platformlardan toplanan veri, bir gün lazım olur; vergi gelmiyor ama veri geliyor. Ekranın karanlığında yetişen bir gence sonradan "hakkını ara" demek, kolay söz değil.
Okul istemiyor; çünkü çocuğa telefonsuz ödev vermenin yolunu çoktan unuttu. WhatsApp grupları, dijital sınıf platformları, Telegram duyuruları — kendi kurduğumuz bir labirentin içinde dolaşıyoruz; sonra çocuğa "telefonu bırak" diyoruz. Çelişkiyi görmüyoruz, çünkü görsek yorulacağız.
Platformlar zaten istemiyor. Bunu söylemeye gerek bile yok. Bir TikTok mühendisinin ABD Senatosu önündeki sözünü hatırlayın: "Kendi çocuğumun bu uygulamayı kullanmasını istemem." O mühendisin maaşı, aynı uygulamayı kullanan başkasının çocuğundan geliyor. Bu cümleyi her okuduğumda bir bardak soğuk su içme ihtiyacı duyuyorum.
"Etkileyiciler" istemiyor — şu yeni meslek erbabı nam-ı diğer “influcer”lar. Çocuğunu yedi yaşında bir markaya çeviren, doğum gününü reklam paketine bağlayan, kahkahasını reels'e doğrayan bir “sandviç kuşak”, çocuğun “çocukluğunu” çoktan satışa çıkardı. Bu satıştan geri dönüş yok; sözleşmenin yenilenmesi var.
Eğitimciler istemiyor; uzmanlar istemiyor. Çünkü dijital sağlık üzerine 600 sayfalık kitap yazan profesörün kendi çocuğu, akşam yemekte iPad'e bakıyor. Bu bir suçlama değil; bir tespit. Çünkü bu kuşağın gerçek dramı; bilmemek değil, bildiğini uygulayamamaktır.
Aydınımız istemiyor. Bunu söylemek günah ama söylenmesi gerek: O kafe köşesinde "Türkiye'nin meselesi pedagojidir" diyen yazarın kızı, masanın diğer ucunda iki saattir aynı kaydırma hareketini yapıyor. Yazar görmüyor; çünkü görse devam edemeyecek.
Politikacımız istemiyor. "Çocuklarımız bu ekranın esiri olmamalı" cümlesini TikTok hesabından yayınlayan siyasetçinin ironisini kimse fark etmiyor; çünkü hepimiz aynı ironide yaşıyoruz.
İşin asıl trajik tarafı şu: Çocuk da istemiyor. Bağımlılığın en büyük hilesi, kurbanın ondan vazgeçmeyi düşmana benzetmesidir. On dört yaşındaki kız için Instagram'sız bir yaz kampı, bir cezadır. Orada yok olmak, sınıftaki varlığının yok olmasıdır. Bulunmadığın yer, bir hafta sonra bulunmadığın bir hayata dönüşür.
Bu kadar çok tarafın istemediği bir yasa neden hâlâ konuşuluyor? Çünkü bir taraf daha var; ve onun konuşma cesareti yok. Onun cevabını verecek olan da bizleriz.
O taraf, 2031'de seçim sandığına gidecek olan o on iki yaşındaki çocuktur. 11 yaşında ilk pornografik içerikle karşılaşmış, 13 yaşında "yetersiz görünmek" diye bir kavram öğrenmiş, 14 yaşında uyku saatinde bir kez bile gerçekten kapalı pencere görmemiş çocuk. O çocuğa biz cevap vereceğiz. Cevap hazır mı?
Bilim, biz konuştukça konuşuyor; biz duymuyoruz. İnsan beyninin ön korteksi 25 yaşına kadar olgunlaşmıyor. Bu ders kitabı klişesi değil; bunun pratik sonucu şu: Dünyanın en yetenekli davranışsal psikologlarının tasarladığı bağımlılık makinesine, 13 yaşındaki bir çocuğun tek başına direnmesi biyolojik olarak imkânsız. Bu "iradesi zayıf" meselesi değil; bu evrim meselesi.
San Diego State Üniversitesi'nde Jean Twenge'in 2012'den beri sürdürdüğü çalışma, akıllı telefonun ergen yaşamına tam yerleştiği yılda ergen ruh sağlığı eğrisinin kırıldığını gösteriyor. Pandemi öncesi başladı, pandemi bitiminde sürdü. Eğri inmiyor. Tek değişken cepteki ekran. Jonathan Haidtbuna "Kaygılı Nesil" adını verdi; aslında nesli adlandıran kendisi değil, nesil kendisini adlandırdı.
ABD Genel Cerrahı Vivek Murthy, 2023'te tarihî bir uyarı yayınladı. Bu çapta uyarı en son 1964'te yapılmıştı; sigaranın akciğer kanseri ile bağlantısı için. Bu paralelliği abartı sananlar var; o paralelliği abartı yapmayan, devlet düzeyinde uyarı yayınlayan kurumdur.
Avustralya geçen yıl 16 yaş altı için sosyal medyayı yasakladı. Norveç tartışıyor. Fransa adım attı. İngiltere yasa çıkardı. AB platformları sıraya soktu. Bu ülkeler, bu adımı atarken liberal kimliklerinden vazgeçtiklerini düşünmediler. Onlar veriye baktı, ürktü, harekete geçti. Biz veriye bakmamayı bir hak olarak savunuyoruz.
Tartışmamıza dönelim. "Yasak işe yaramaz." Yaramaz; ama tam yarayan bir yasamız da yok. Trafik kuralları ihlal edilir, sigara yasağı delinir, vergi kaçırılır. Yasa, eylemi sıfırlamak için değil, normu değiştirmek için yapılır. Bir norm kuruldu mu, on yıl içinde toplum kendi kendine ona doğru kayar.
"Devlet özel hayata karışmasın." Bu cümleyi kuranların önemli bir kısmı, aynı devletten "şu sokaktaki sapığı niye toplamıyorsunuz", "okulun önünde uyuşturucu satanlara neden dokunmuyorsunuz" diye hesap soranlardır. Çocuğu uyuşturucudan korumak görev, dijital uyuşturucudan korumak müdahale — çelişki kimseyi rahatsız etmiyor mu?
"Çocuğum kendi hayatına kendisi karar verir." Bu cümle on iki yaşındaki bir insan için kuruluyor. Aynı cümleyi, on iki yaşındaki çocuğun iş yerinde çalışıp çalışmamasına karar verebileceği için kurmuyoruz. Çünkü işin tehlikeli olduğunu biliyoruz. Ekranın da tehlikeli olduğunu biliyoruz; tek farkı, tehlikesinin parmak ucunda durmasıdır.
Bu yasanın asıl sorunu başka bir yerde. Yasa, sorumluluğu devlete havale etmenin de bir yoludur. Bir kez devlet "tamam" deyince, biz akşam yemekte telefonun başında oturmaya devam ederiz. Çünkü mesele yasak değil, mesele bizim ne yaptığımızdır.
Bir çocuk, anne babasının gözünün içine üç saniye baktığında ekrana ihtiyacı kalmaz. Bir çocuk, sokakta saklambaç oynayabiliyorsa TikTok'u arzulamaz. Bir çocuk, dedesi onunla konuşuyorsa algoritmaya muhtaç olmaz. Ekranın çocuğun hayatında bu kadar büyümesinin nedeni, çocuğun bunu çok istemesi değil; bizim hayatlarımızda açılan boşlukların bu kadar büyük olmasıdır. Çocuk bir boşluğu doldurur. O boşluğu biz açtık.
İtiraf zor şeydir. Ama itiraf etmediğimiz hiçbir şeyi düzeltemeyiz.
Yasanın çıkmasını istiyorum; çıkmalı. Ama yasanın yapamayacağı bir şey var: Anne baba olmak. O işin yasası bizim elimizde. O yasa, akşam telefonumuzu kanepenin koluna koyup çocuğun adını söylediğimiz an yazılır. O an yazılmazsa, çıkacak hiçbir yasa hiçbir çocuğu kurtarmaz.
Yarın sandığa gidecek o on iki yaşındaki çocuğa ne diyeceğiz?
"Yasa çıkardık, gerisi sana kalmış" mı diyeceğiz?
Yoksa "Geç kaldık, ama ışığını söndürmeye geliyoruz" mu?
Cevap bu hafta veriliyor. Hangi sessizliğin köşesinde duracağımız da…
Anne, baba, tüm eğitimcilere sevgilerimle…