Gösterişli Yaşam Fantezisi ile Gerçek Bedel Arasındaki Uçurum…
Yazının Giriş Tarihi: 11.06.2026 12:03
Yazının Güncellenme Tarihi: 11.06.2026 12:04
Gece yarısı… Küçük bir dairenin penceresine sokak lambasının soluk ışığı vuruyor. Genç bir kadın yatağın kenarına ilişmiş; yüzünde telefonun mavi aydınlığı… Parmağı ekranda yukarı kayıyor, kayıyor, durmuyor; sonsuzluk havuzları, mermer lobiler, çölün üzerinde süzülen helikopterler, bir bileğe sığdırılmış servetler… Her kare ona aynı şeyi fısıldıyor; “Senin Hayatın Eksik.”
İşte çağımızın en sessiz, en sinsi telkini bu cümlede saklı!
Geçtiğimiz yıldan bu yana, Türkiye'de büyüyen bir genç kız kuşağı için "iyi yaşam" artık çalışılarak ulaşılan bir yer değil; ekrandan seyredilen bir sahne. O sahnenin dekoru kusursuz: doğru ışık, doğru poz, abartılı filtreler. Eksik olan tek şey gerçeklik. Çünkü gördüğümüz şey bir “hayat” değil, bir “vitrin” ve vitrinin arkasında ne olduğunu hiçbirimiz görmüyoruz.
Burada kolay olan, genç kıza “parmak sallamak”; - "Özendi, şımardı, onurunu sattı" demek; meseleyi bir ahlak dersine indirgemek. Oysa bir uzman olarak yıllardır öğrendiğim şu oldu; insan davranışı, içinde yetiştiği sistemin bir bütünüdür. O bütünü anlamadan, parçayı yargılayamayız.
Önce şunu söyleyelim: imrenme bir kaza değil, bir üründür. Sosyal medya bir ayna değil, bir tetikleyici — ve otetikleyicinin yakıtı bizim “yetersizlik” duygumuzdur. Akış, sizi “mutlu” etmek için değil, sizi “tatminsiz” hissettirmek için tasarlandı. Sıradan bir hayatı yoksulluk gibi hissettirmek, bu mimarinin arızası değil; tam da işlevidir. Genç bir kadın o ekrana baktığında gördüğü şey aslında başkasının zenginliği değildir; kendi “görünmezliğidir”.
Sonra ekonomiyi koyalım masaya. Emeği ve onuru ile çalışan bir gencin emeği her ay biraz daha eriyorken, vitrindeki hayat her ay biraz daha parlıyor. Bu makasın arasında "kestirme yol", akla bir delilik gibi değil, çarpık ama tutarlı bir mantık gibi görünmeye başlıyor. Birileri uzak şehirlere giden uçaklara biniyor; lüks bir tatil, bir çanta, bir kare karşılığında en mahrem olanı pazara sürüyor. Karşıdakinin serveti büyüdükçe, ödenen bedelin ne olduğu daha da görünmez kılınıyor. Geriye çoğu zaman bir tatil fotoğrafı değil, bir “utanç vesikası”kalıyor — silinmeyen, dolaşıma giren, tene dijital bir dövme gibi işleyen. Bir anlık görünürlük için verilen söz, ömürlük bir gölgeye dönüşüyor.
Ancak dikkat: bu kızların asıl mutsuzluğu, doyumsuzluğulükse değildir. Lüks yalnızca kılıftır. Asıl doyumsuzluk; “görülmeye”, fark edilmeye, bir başkasının gözünde “var olmaya” dairdir. Kendisine sessizliği ve görünmezliği reva görmüş bir dünyada, o havuz fotoğrafı bir tatili değil, bir itirafı taşır: "Ben de buradayım, ben de varım." Trajedi şudur ki, var olduğunu kanıtlamak için kendini yok etmeyi göze alır.
Hem hayat hem de meslek içinde öğrendiğim bir şey var;“süreklilik hâlinde kıyaslama”, sessiz bir travmadır. Kendini günde yüz kez başkalarının en parlak anlarıyla tartan bir zihin yavaş yavaş ikiye bölünür. Bir yanda “gösterilen ben” — pürüzsüz, mutlu, arzulanan; öbür yanda “yaşanan ben” — yorgun, borçlu, yetersiz hissettirilen. İki ben arasındaki mesafe büyüdükçe içeride bir boşluk açılır. Genç kadın o boşluğu lükse bakarak doldurmaya çalışır; oysa boşluk lüks yoksulluğundan değil, “görülmeme” korkusundan beslenir. Aldığı her beğeni geçici bir merhem, her sessizlik yeni bir yaradır. Bağımlılığın mekaniği tam da budur.
Buraya kadar tanıdık bir hikâye. Asıl mesele bundan sonra başlıyor.
Çünkü bu çöküşü kaydeden, çoğaltan, "ifşa" diye servis eden koca bir endüstri var. Kamerayı tutan el, o görüntüyü tıklama gelirine çeviren kanal, ekranın başında bir başkasının düşüşünü eğlence niyetine izleyen kalabalık… Bunların hepsi aynı vitrinin parçası. Bir kadının mahremini önce arzu nesnesi, sonra ibret nesnesi yapan bu döngüde, ahlakçı seyirci ile sömüren tüccar şaşırtıcı biçimde yan yana durur. İkisi de o bedenden beslenir; biri zevkle, öteki öfkeyle. Ve hiç kimse durup sormaz: bu genç kızı buraya iten neydi?
Yunus Emre yedi asır önce uyarmıştı: "İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir." Çağımızın trajedisi, kendini bilmeyi kendini göstermekle karıştırmış olmamız. Bir insanın değeri ile bir metanın fiyatını birbirine karıştırdık. Değer içeriden gelir; kimse veremez, kimse alamaz. Fiyat ise dışarıdan biçilir — beğeniyle, takipçiyle, bakışla. Genç kadın o pazara adım attığında aslında bir tatil satın almıyor; kendi iç dünyasını, gelecekteki kendisini ipotek ediyor. En pahalı bedel ise;hiçbir vitrinde etiketi görünmeyen bedeldir.
Peki bu kızlar nereden öğrendi, “var olmanın”; “görülmek”demek olduğunu? Onlara bunu kim öğretti?
Kadının değerini bedeniyle ölçen bir kültür, kızlarına yıllarca "asıl mesele görünüşün" dedi; sonra onlar fazla görünür olunca taşı eline aldı. Gençlere onurlu ama görünmez bir yoksullukla, onursuz ama parlak bir görünürlük arasında bir seçim dayatan bir düzen, o seçimin bedelini neden yalnızca onlara ödetir? Bir toplum, genç kadınlarına yalnızca iki kapı bırakmışsa — “sessizce yoksul kalmak” ya da “gürültüyle alçalmak” — o toplum, daha hiçbir kız o kapıdan geçmeden kendi sınavında çoktan kalmıştır.
Bu bir kadın meselesi değil; bir “uygarlık” meselesidir. Vitrin uygarlığının. Her şeyin görünür, her şeyin satılık, hiçbir şeyin kutsal olmadığı bir çağın meselesi.
Çözüm, parmağımızı kızlara doğrultmakta değil. Çözüm, o vitrini kuran eli görmekte; arzuyu imal eden, yetersizliği pazarlayan, çöküşü tüketen mekanizmayı adıyla anmakta… Ve en çok da, bir genç kadına "sen zaten yeterlisin, değerin hiçbir bakışa muhtaç değil" diyebilecek bir gönül kültürünü yeniden kurmakta.
Ve gece yarısı, o mavi ışık hâlâ bir yüze vuruyor. Belki asıl sorumuz şu olmalı: o ekranda kendi yansımasını arayan bir kıza, dönüp bakabileceği gerçeklik aynasını sunabildik mi hiç?
Sevgilerimle…
Dr. Zeynep Sezen Koçyiğit
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Dr.Zeynep Sezen KOÇYİĞİT
Gösterişli Yaşam Fantezisi ile Gerçek Bedel Arasındaki Uçurum…
Gece yarısı… Küçük bir dairenin penceresine sokak lambasının soluk ışığı vuruyor. Genç bir kadın yatağın kenarına ilişmiş; yüzünde telefonun mavi aydınlığı… Parmağı ekranda yukarı kayıyor, kayıyor, durmuyor; sonsuzluk havuzları, mermer lobiler, çölün üzerinde süzülen helikopterler, bir bileğe sığdırılmış servetler… Her kare ona aynı şeyi fısıldıyor; “Senin Hayatın Eksik.”
İşte çağımızın en sessiz, en sinsi telkini bu cümlede saklı!
Geçtiğimiz yıldan bu yana, Türkiye'de büyüyen bir genç kız kuşağı için "iyi yaşam" artık çalışılarak ulaşılan bir yer değil; ekrandan seyredilen bir sahne. O sahnenin dekoru kusursuz: doğru ışık, doğru poz, abartılı filtreler. Eksik olan tek şey gerçeklik. Çünkü gördüğümüz şey bir “hayat” değil, bir “vitrin” ve vitrinin arkasında ne olduğunu hiçbirimiz görmüyoruz.
Burada kolay olan, genç kıza “parmak sallamak”; - "Özendi, şımardı, onurunu sattı" demek; meseleyi bir ahlak dersine indirgemek. Oysa bir uzman olarak yıllardır öğrendiğim şu oldu; insan davranışı, içinde yetiştiği sistemin bir bütünüdür. O bütünü anlamadan, parçayı yargılayamayız.
Önce şunu söyleyelim: imrenme bir kaza değil, bir üründür. Sosyal medya bir ayna değil, bir tetikleyici — ve otetikleyicinin yakıtı bizim “yetersizlik” duygumuzdur. Akış, sizi “mutlu” etmek için değil, sizi “tatminsiz” hissettirmek için tasarlandı. Sıradan bir hayatı yoksulluk gibi hissettirmek, bu mimarinin arızası değil; tam da işlevidir. Genç bir kadın o ekrana baktığında gördüğü şey aslında başkasının zenginliği değildir; kendi “görünmezliğidir”.
Sonra ekonomiyi koyalım masaya. Emeği ve onuru ile çalışan bir gencin emeği her ay biraz daha eriyorken, vitrindeki hayat her ay biraz daha parlıyor. Bu makasın arasında "kestirme yol", akla bir delilik gibi değil, çarpık ama tutarlı bir mantık gibi görünmeye başlıyor. Birileri uzak şehirlere giden uçaklara biniyor; lüks bir tatil, bir çanta, bir kare karşılığında en mahrem olanı pazara sürüyor. Karşıdakinin serveti büyüdükçe, ödenen bedelin ne olduğu daha da görünmez kılınıyor. Geriye çoğu zaman bir tatil fotoğrafı değil, bir “utanç vesikası”kalıyor — silinmeyen, dolaşıma giren, tene dijital bir dövme gibi işleyen. Bir anlık görünürlük için verilen söz, ömürlük bir gölgeye dönüşüyor.
Ancak dikkat: bu kızların asıl mutsuzluğu, doyumsuzluğulükse değildir. Lüks yalnızca kılıftır. Asıl doyumsuzluk; “görülmeye”, fark edilmeye, bir başkasının gözünde “var olmaya” dairdir. Kendisine sessizliği ve görünmezliği reva görmüş bir dünyada, o havuz fotoğrafı bir tatili değil, bir itirafı taşır: "Ben de buradayım, ben de varım." Trajedi şudur ki, var olduğunu kanıtlamak için kendini yok etmeyi göze alır.
Hem hayat hem de meslek içinde öğrendiğim bir şey var;“süreklilik hâlinde kıyaslama”, sessiz bir travmadır. Kendini günde yüz kez başkalarının en parlak anlarıyla tartan bir zihin yavaş yavaş ikiye bölünür. Bir yanda “gösterilen ben” — pürüzsüz, mutlu, arzulanan; öbür yanda “yaşanan ben” — yorgun, borçlu, yetersiz hissettirilen. İki ben arasındaki mesafe büyüdükçe içeride bir boşluk açılır. Genç kadın o boşluğu lükse bakarak doldurmaya çalışır; oysa boşluk lüks yoksulluğundan değil, “görülmeme” korkusundan beslenir. Aldığı her beğeni geçici bir merhem, her sessizlik yeni bir yaradır. Bağımlılığın mekaniği tam da budur.
Buraya kadar tanıdık bir hikâye. Asıl mesele bundan sonra başlıyor.
Çünkü bu çöküşü kaydeden, çoğaltan, "ifşa" diye servis eden koca bir endüstri var. Kamerayı tutan el, o görüntüyü tıklama gelirine çeviren kanal, ekranın başında bir başkasının düşüşünü eğlence niyetine izleyen kalabalık… Bunların hepsi aynı vitrinin parçası. Bir kadının mahremini önce arzu nesnesi, sonra ibret nesnesi yapan bu döngüde, ahlakçı seyirci ile sömüren tüccar şaşırtıcı biçimde yan yana durur. İkisi de o bedenden beslenir; biri zevkle, öteki öfkeyle. Ve hiç kimse durup sormaz: bu genç kızı buraya iten neydi?
Yunus Emre yedi asır önce uyarmıştı: "İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir." Çağımızın trajedisi, kendini bilmeyi kendini göstermekle karıştırmış olmamız. Bir insanın değeri ile bir metanın fiyatını birbirine karıştırdık. Değer içeriden gelir; kimse veremez, kimse alamaz. Fiyat ise dışarıdan biçilir — beğeniyle, takipçiyle, bakışla. Genç kadın o pazara adım attığında aslında bir tatil satın almıyor; kendi iç dünyasını, gelecekteki kendisini ipotek ediyor. En pahalı bedel ise;hiçbir vitrinde etiketi görünmeyen bedeldir.
Peki bu kızlar nereden öğrendi, “var olmanın”; “görülmek”demek olduğunu? Onlara bunu kim öğretti?
Kadının değerini bedeniyle ölçen bir kültür, kızlarına yıllarca "asıl mesele görünüşün" dedi; sonra onlar fazla görünür olunca taşı eline aldı. Gençlere onurlu ama görünmez bir yoksullukla, onursuz ama parlak bir görünürlük arasında bir seçim dayatan bir düzen, o seçimin bedelini neden yalnızca onlara ödetir? Bir toplum, genç kadınlarına yalnızca iki kapı bırakmışsa — “sessizce yoksul kalmak” ya da “gürültüyle alçalmak” — o toplum, daha hiçbir kız o kapıdan geçmeden kendi sınavında çoktan kalmıştır.
Bu bir kadın meselesi değil; bir “uygarlık” meselesidir. Vitrin uygarlığının. Her şeyin görünür, her şeyin satılık, hiçbir şeyin kutsal olmadığı bir çağın meselesi.
Çözüm, parmağımızı kızlara doğrultmakta değil. Çözüm, o vitrini kuran eli görmekte; arzuyu imal eden, yetersizliği pazarlayan, çöküşü tüketen mekanizmayı adıyla anmakta… Ve en çok da, bir genç kadına "sen zaten yeterlisin, değerin hiçbir bakışa muhtaç değil" diyebilecek bir gönül kültürünü yeniden kurmakta.
Ve gece yarısı, o mavi ışık hâlâ bir yüze vuruyor. Belki asıl sorumuz şu olmalı: o ekranda kendi yansımasını arayan bir kıza, dönüp bakabileceği gerçeklik aynasını sunabildik mi hiç?
Sevgilerimle…
Dr. Zeynep Sezen Koçyiğit