Ekmek mi, Özgürlük mü? İran’ı Anlamak İçin Asıl Soru
Yazının Giriş Tarihi: 04.01.2026 09:47
Yazının Güncellenme Tarihi: 04.01.2026 09:47
İran’daki protestolar hakkında yapılan yorumları, analizleri okuyorum, dinliyorum ve anlamaya çalışıyorum. Ancak ABD’nin bölgemizdeki askerî varlığıyla, İsrail’in konumuyla ve Batı’nın kavramsal/kültürel hegemonyasıyla sorunu olmayanların değerlendirmelerini bir kenara bırakıyorum. Onların İran’ı anlamaya çalışmalarını da beklemiyorum. İran’da bir sel olsa, bunu bile “siyasal sisteme” bağlayan bu yaklaşımın, İran’ın yaklaşık elli yıldır yaşadıklarını kavrayabilmesi mümkün değil.
İran’ı anlamak için önce ABD elçiliklerini ülkelerinden kovmaları, askerî üsleri kapatmaları, İsrail’i bir devlet olarak tanımadıklarını ilan etmeleri gerekir. Bunların hepsini yapmalarına gerek yok; bunlardan birini yapsınlar, sonra İran hakkında ahkâm kessinler.
Fakat beni asıl düşündüren başka bir mesele var. Devrimin içinden gelmiş bazı kadrolar bugün yaşananları bir “refah sorunu” olarak ele alıyor. Oysa İmam Humeyni buna açıkça karşı çıkmıştı: “Biz midemiz için kıyam etmedik!” diyordu. Çünkü Büyük Şeytan’a karşı direnişin, sadece yaptırımlara değil, sınırsız arzulara da direnmek anlamına geldiğini biliyordu.
Bugün “Bana ne Gazze’den, Lübnan’dan” diyen reformist söylem ise yaşanan her sıkıntının sebebini Filistin meselesine ve Batı normlarına karşı çıkmaya bağlıyor. Onlara göre bu direniş terk edilirse yaptırımlar kalkacak, ticaret gelişecek ve toplum refaha erecek.
Bu yaklaşım tamamen yanlış mı? Hayır. Direniş bırakıldığında kısmi ve geçici bir rahatlama olabilir. Ancak yaptırım sopası hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmaz. Dahası, arzuların bir sınırı yoktur. Liberal-kapitalist sistem “büyümeyi” ve “tüketimi” zorunluluk olarak görür ve bu model bugün tabiatı, insanı ve toplumu isyana sürüklemiştir.
Bu sistem, insan nefsini merkeze alır; bu yönüyle doğaldır ama doğru değildir. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi burada temel çelişkiyi açık eder: Karşılanan her ihtiyaç yeni bir ihtiyacı doğurur. Sorun tam da budur.
Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’de anlattığı “Büyük Engizisyoncu” sahnesi bu gerilimi kusursuz biçimde ortaya koyar. İsa’nın “yalnız ekmekle yaşanmaz” sözünü reddeden Kardinal, insanın özgürlükten çok güvenlik ve doyum arayan zayıf bir varlık olduğunu savunur. Ona göre insanlar ekmek karşılığında özgürlüklerinden vazgeçmeye hazırdır ve bu daha “gerçekçi” bir yönetim modelidir.
İmam Humeyni ise bu “hem ekmek hem itaat” modelini reddetmiştir. Açlıkla korkutulamayacaklarını Ramazan’la, ölümle korkutulamayacaklarını Kerbela’yla cevaplamıştır. Bugün bu sözler irrasyonel ya da romantik sloganlar olarak görülse de, aslında insanı yalnızca tüketen bir varlık olarak tanımlayan modele köklü bir itirazdır.
Son sözü Dostoyevski’nin Rahip Zosima’sına bırakalım:
“İnsanlar anlamsız saysalar bile taşkınlığınızı sevin.”
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Ayşe Kök
Ekmek mi, Özgürlük mü? İran’ı Anlamak İçin Asıl Soru
İran’daki protestolar hakkında yapılan yorumları, analizleri okuyorum, dinliyorum ve anlamaya çalışıyorum. Ancak ABD’nin bölgemizdeki askerî varlığıyla, İsrail’in konumuyla ve Batı’nın kavramsal/kültürel hegemonyasıyla sorunu olmayanların değerlendirmelerini bir kenara bırakıyorum. Onların İran’ı anlamaya çalışmalarını da beklemiyorum. İran’da bir sel olsa, bunu bile “siyasal sisteme” bağlayan bu yaklaşımın, İran’ın yaklaşık elli yıldır yaşadıklarını kavrayabilmesi mümkün değil.
İran’ı anlamak için önce ABD elçiliklerini ülkelerinden kovmaları, askerî üsleri kapatmaları, İsrail’i bir devlet olarak tanımadıklarını ilan etmeleri gerekir. Bunların hepsini yapmalarına gerek yok; bunlardan birini yapsınlar, sonra İran hakkında ahkâm kessinler.
Fakat beni asıl düşündüren başka bir mesele var. Devrimin içinden gelmiş bazı kadrolar bugün yaşananları bir “refah sorunu” olarak ele alıyor. Oysa İmam Humeyni buna açıkça karşı çıkmıştı: “Biz midemiz için kıyam etmedik!” diyordu. Çünkü Büyük Şeytan’a karşı direnişin, sadece yaptırımlara değil, sınırsız arzulara da direnmek anlamına geldiğini biliyordu.
Bugün “Bana ne Gazze’den, Lübnan’dan” diyen reformist söylem ise yaşanan her sıkıntının sebebini Filistin meselesine ve Batı normlarına karşı çıkmaya bağlıyor. Onlara göre bu direniş terk edilirse yaptırımlar kalkacak, ticaret gelişecek ve toplum refaha erecek.
Bu yaklaşım tamamen yanlış mı? Hayır. Direniş bırakıldığında kısmi ve geçici bir rahatlama olabilir. Ancak yaptırım sopası hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmaz. Dahası, arzuların bir sınırı yoktur. Liberal-kapitalist sistem “büyümeyi” ve “tüketimi” zorunluluk olarak görür ve bu model bugün tabiatı, insanı ve toplumu isyana sürüklemiştir.
Bu sistem, insan nefsini merkeze alır; bu yönüyle doğaldır ama doğru değildir. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi burada temel çelişkiyi açık eder: Karşılanan her ihtiyaç yeni bir ihtiyacı doğurur. Sorun tam da budur.
Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’de anlattığı “Büyük Engizisyoncu” sahnesi bu gerilimi kusursuz biçimde ortaya koyar. İsa’nın “yalnız ekmekle yaşanmaz” sözünü reddeden Kardinal, insanın özgürlükten çok güvenlik ve doyum arayan zayıf bir varlık olduğunu savunur. Ona göre insanlar ekmek karşılığında özgürlüklerinden vazgeçmeye hazırdır ve bu daha “gerçekçi” bir yönetim modelidir.
İmam Humeyni ise bu “hem ekmek hem itaat” modelini reddetmiştir. Açlıkla korkutulamayacaklarını Ramazan’la, ölümle korkutulamayacaklarını Kerbela’yla cevaplamıştır. Bugün bu sözler irrasyonel ya da romantik sloganlar olarak görülse de, aslında insanı yalnızca tüketen bir varlık olarak tanımlayan modele köklü bir itirazdır.
Son sözü Dostoyevski’nin Rahip Zosima’sına bırakalım:
“İnsanlar anlamsız saysalar bile taşkınlığınızı sevin.”