İnsan bir noktadan sonra hayatın yaşadığı şeylerden değil, onlara verdiği anlamlardan oluştuğunu fark ediyor. Yıllarca gerçek sandığı korkuların, hırsların, sahip olma arzusunun, kaybetme endişesinin zihnin kurduğu büyük bir sahnenin parçaları olduğunu görüyor.
Bu yüzden bazı bayramlar yalnızca gelenek değil, insanın içine açılan kadim bir kapı gibi...
Kurban Bayramı da artık benim için sadece kesilen bir kurban değil, insanın kendi içindeki bağlılıkları fark etmesinin sembolü gibi geliyor. İbrahim’in oğlunu kurban etmeye yönelmesi dışarıdan ağır bir teslimiyet hikâyesi gibi görünse de, derininde bambaşka bir anlam taşıyor.
Orada kurban edilmek istenen şey bir evlat değil, insanın illüzyona olan bağıydı.
Çünkü insan bu dünyada en çok “benim” dediği şeylerle sınanıyor:
Hakikate yaklaşmak tam da burada başlıyor. Sahip olduğunu düşündüğün hiçbir şeyin sana ait olmadığını fark ettiğinde…
Yaşamın algıladığımızdan çok daha büyük bir sistem olduğunu hissettiğinde…
Çünkü bu düzen sürekli bir kimlik inşa ediyor. Sürekli eksik olduğumuzu söyleyen bir ses üretiyor. Daha çok sahip olursak tamamlanacağımızı, daha çok görünür olursak var olacağımızı fısıldıyor. Oysa insan en derin gerçekle, her şeyin anlamını yitirdiği sessiz anlarda karşılaşıyor.
Ve o noktada tuhaf bir şey oluyor:
Hayat dediğimiz şeyin büyük kısmı, zihnin üzerine örttüğü anlam katmanlarından ibaret kalıyor.
Kurban tam olarak burada başlıyor.
Dışarıdaki bir şeyi kesmekten çok, içerideki sahte benliği bırakabilmekte…
Kontrol etme arzusunu,
sürekli tutunma ihtiyacını,
bitmek bilmeyen korkuları,
ve insanın kendisini yalnızca bu dünya deneyiminden ibaret sanmasını…
Tek varlık haline yaklaştığında insanın yıllarca peşinden koştuğu birçok şey ağırlığını kaybediyor. Kırılmıyor ama çözülüyor. Sis dağılıyor ve geriye sadece çıplak bir bilinç kalıyor.
Bu bilgi kitaplardan değil, doğrudan kalbe iniyor.
Bir cümleyle değil, bir anda…
Ve o anda insan artık sadece düşünmüyor; hissediyor.
Yaşamın görünen yüzünün ardında başka bir hakikat olduğunu…
Gerçek teslimiyetin ise bu sonsuz akışın içinde ayrı bir benlik olmadığını fark etmek olduğunu…
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Eda Yiğit
İbrahim'in Kurban Sırrı ve Bilinç Uyanışı
İnsan bir noktadan sonra hayatın yaşadığı şeylerden değil, onlara verdiği anlamlardan oluştuğunu fark ediyor. Yıllarca gerçek sandığı korkuların, hırsların, sahip olma arzusunun, kaybetme endişesinin zihnin kurduğu büyük bir sahnenin parçaları olduğunu görüyor.
Bu yüzden bazı bayramlar yalnızca gelenek değil, insanın içine açılan kadim bir kapı gibi...
Kurban Bayramı da artık benim için sadece kesilen bir kurban değil, insanın kendi içindeki bağlılıkları fark etmesinin sembolü gibi geliyor. İbrahim’in oğlunu kurban etmeye yönelmesi dışarıdan ağır bir teslimiyet hikâyesi gibi görünse de, derininde bambaşka bir anlam taşıyor.
Orada kurban edilmek istenen şey bir evlat değil, insanın illüzyona olan bağıydı.
Çünkü insan bu dünyada en çok “benim” dediği şeylerle sınanıyor:
benim çocuğum,
benim kimliğim,
benim acım,
benim korkum,
benim hayatım…
Hakikate yaklaşmak tam da burada başlıyor. Sahip olduğunu düşündüğün hiçbir şeyin sana ait olmadığını fark ettiğinde…
Yaşamın algıladığımızdan çok daha büyük bir sistem olduğunu hissettiğinde…
Çünkü bu düzen sürekli bir kimlik inşa ediyor. Sürekli eksik olduğumuzu söyleyen bir ses üretiyor. Daha çok sahip olursak tamamlanacağımızı, daha çok görünür olursak var olacağımızı fısıldıyor. Oysa insan en derin gerçekle, her şeyin anlamını yitirdiği sessiz anlarda karşılaşıyor.
Ve o noktada tuhaf bir şey oluyor:
Hayat dediğimiz şeyin büyük kısmı, zihnin üzerine örttüğü anlam katmanlarından ibaret kalıyor.
Kurban tam olarak burada başlıyor.
Dışarıdaki bir şeyi kesmekten çok, içerideki sahte benliği bırakabilmekte…
Kontrol etme arzusunu,
sürekli tutunma ihtiyacını,
bitmek bilmeyen korkuları,
ve insanın kendisini yalnızca bu dünya deneyiminden ibaret sanmasını…
Tek varlık haline yaklaştığında insanın yıllarca peşinden koştuğu birçok şey ağırlığını kaybediyor. Kırılmıyor ama çözülüyor. Sis dağılıyor ve geriye sadece çıplak bir bilinç kalıyor.
Bu bilgi kitaplardan değil, doğrudan kalbe iniyor.
Bir cümleyle değil, bir anda…
Ve o anda insan artık sadece düşünmüyor; hissediyor.
Yaşamın görünen yüzünün ardında başka bir hakikat olduğunu…
Gerçek teslimiyetin ise bu sonsuz akışın içinde ayrı bir benlik olmadığını fark etmek olduğunu…