Trt'de yıllarca ingilizce sundu, bakın şimdi ne yapıyor

  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
Trt'de yıllarca ingilizce sundu, bakın şimdi ne yapıyor

Şimdi Neredeler: Zülal Balpınar 

Röportaj; Melis Danişmend (RedBull) 

'80’ler TRT’sinin unutulmaz İngilizce öğretmeni Prof. Dr. Zülal Balpınar şimdi nerede, ne yapıyor?

"Hala buradayım!” diyor Prof. Dr. Zülal Balpınar, Eskişehir Anadolu Üniversitesi Eğitim Fakültesi Yabancı Diller Eğitimi Bölümü’nde, artık evi gibi saydığı çalışma odasında. Kitaplar, dosyalar, rengarenk kalemler, ödüller (40 yıldır bir parçası olduğu üniversite ona Üstün Hizmet Ödülü de vermiş), yeğenlerinin fotoğrafları, Galatasaray formalı bir ayıcık ve bizim için hazırladığı kurabiyelerle dolu bu odada çay içerek sohbet ediyoruz.

Hafızamda bir köşeye yerleşmiş ve hiç gitmemiş bir ses onunki. Beni ilkokul yıllarımda bir güne götürüyor. Kardeşimle beraber her zamanki gibi annemi kızdıracak şekilde pijamalarımızı çıkarmadan televizyon karşısına kurulmuşuz, Hikmet Şimşek’in klasik müzik programından ve Voltran’dan hemen önce yayına giren bu İngilizce ders programını izliyoruz. Kâküllü saçları ve fiyonklu bluzuyla sakin sakin anlatan Zülal Hoca ve yanında sarı saçları, bıyığıyla ona eşlik eden Michael Smith.

Hem okuyucu hem röportajcı olarak en sevdiğim konulardan biri olan ‘Şimdi Neredeler?’ serisini yapmaya karar verdiğimde ilk irtibata geçmek istediğim isimdi Prof. Dr. Zülal Balpınar. '80’ler ve '90’lar TRT’sini yakalama şansına erişmiş bizler için unutulmaz bir yüzdü. Hocayı okul telefonundan bulup iletişime geçtim, randevulaştık ve bir cuma günü Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nin insanın içini açan cıvıl cıvıl ortamında bir araya geldik.

Ben acayip bir insanımdır. Yapılması gereken neyse onu yaparım. O programlarda hiç teleprompter kullanmadık, hepsi doğaçlamadır. Hayal gücüm geniş, merceğin ortasına kafamdan bir sınıf oturttum ve o öğrencilere ders anlattım.

Nasıl başladı televizyon programı hikayeniz?

1982’de üniversitede Eğitim Fakültesi kuruldu ve Açık Öğretim programları yavaş yavaş başladı. Mike İngiltere’den buraya uzman olarak gönderilmiş bir arkadaşımızdı, doktoralı eleman olarak da bir tek ben vardım. ’83’te bir bursla İngiltere’ye gittik beraber. Orada Follow Me adlı programları öğrendik ve buraya adapte etmeye karar verdik. Süreç öyle başladı. Sonra harıl harıl televizyon programları çektik, aynı zamanda kitabını yazdık. O zaman bilgisayar da yok, her şey elle yazılıyor. Bir yandan derse giriyoruz, yoğun bir çalışma dönemiydi.

Burada üniversitenin içinde mi çekiliyordu?

Tabii, kendi elemanlarımızla.

Daha önce bir ekran tecrübeniz yoktu değil mi?

Yoktu.

Heyecanlandınız mı?

Yoo. Ben acayip bir insanımdır. Yapılması gereken neyse onu yaparım. O programlarda hiç teleprompter kullanmadık, hepsi doğaçlamadır. Hayal gücüm geniş, merceğin ortasına kafamdan bir sınıf oturttum ve o öğrencilere ders anlattım. Bir lens görmedim, orada bir sınıf vardı benim için. Onun için belki insanlara doğal geliyordu.

1984’te başladık. Mike galiba ’88’de ayrıldı Türkiye’den. O vakte kadar bitirmiştik. Tekrarları herhalde 2012’ye kadar sürmüştür. Genç arkadaşlar o zamanlar diyorlarmış, ‘Ay şu kadın sussa!’ diye. Çünkü bizimkinden hemen sonra çizgi filmler başlıyormuş (gülüyor). Zülal Balpınar

Program ne kadar sürüyordu?

Hiç hatırlamıyorum ki. 15-20 dakika mı? Çekim daha uzun sürüyordu. Bir çekim hatırlıyorum, kabus gibiydi. Eskişehir biliyorsunuz 1. Ana Jet Üssü. Uçakların kalkış rotaları da üniversitenin üstündendir. Ağzınızı açtığınız anda ne kadar kayıt varsa hepsi gider. Kaç defa çektik, ‘Geliyor hocam!’ diyorlar duruyorum, iki uçağın kalkış arasına üç cümle sığdırmaya çalışıyorum. Değişik deneyimlerimiz vardı ama benim en büyük sıkıntım makyajdı. Çünkü normalde hiç makyaj yapmam. ‘Hocam yanaklarınız çökük gözükür, şöyle böyle olur’ dediler. ‘Erkeklere olmuyor, benimki niye olsun!’ dedim. Sonunda İngiltere’ye gittiğimde alerji yapmayan bir fondöten ve pudra aldım, çünkü çok alerjik bir yapım var, sadece o ikisini kullanıyordum.

Neredeyse sıfır makyajla çıkıyordunuz yani.

Evet, en doğal halimle.

Ama mesela saçınız çok meşhurdu.

Evet (gülüyor).

Onun için özel bir şey yapıyor muydunuz?

Hiçbir şey yapmıyordum. Doktora yaparken saçımı öyle kestirdim, kullanımı kolay geldi, ondan sonra hep öyle kaldı.

Sizinle epey özdeşleşti o saç.

Öyle dediler. Ama ben hiç kuaföre falan gitmezdim ki! Kolay şekillenirdi. Öyle fazla süslenmedim programlar için. Kıyafet konusu mesela… ‘Hocam ama televizyondaki hanımlar…’ filan dediler. Dedim, ‘Ben haber sunmuyorum, hocayım. Öğrencimin karşısına nasıl çıkarsam öyle çıkarım.’

Meşhur fiyonklu bluzlarınız vardı, onu hatırlıyorum.

Onların da hikayesi şöyle. Benim elimden azıcık dikiş gelir. Gittim kumaşçıya, değişik renklerde 20 santimlik ipek kumaşlar aldım, onları kurdele gibi diktim, bağlıyordum. ‘Homemade' kıyafetler. Kurdeleler değiştikçe kıyafet farklıymış gibi gözüküyordu. Kırmızı V yakalı bir hırkam vardı, annem örmüştü, onu giyerdim. Hiç öyle abartıya kaçmayan gömleklerim vardı. İşte o kadardı.

Ama ne kadar dikkat çekmiş ki, bütün bu saydıklarınız hepimizin hafızasında var. Programlar kaç yıl devam etmişti?

1984’te başladık ama kaç yıl devam ettiğini hatırlamıyorum. Mike galiba ’88’de ayrıldı Türkiye’den. O vakte kadar bitirmiştik. Tekrarları herhalde 2012’ye kadar sürmüştür. Genç arkadaşlar o zamanlar diyorlarmış, ‘Ay şu kadın sussa!’ diye. Çünkü bizimkinden hemen sonra çizgi filmler başlıyormuş (gülüyor). Ama o dönemde çok ilgi vardı programa.

Tabii şimdiki öğrenciler bilmiyor programları, ‘Hocam annem babam sizi seyredermiş, selam söylüyor,’ diye geliyorlar.

Sizin yumuşak anlatımınız, ikili oluşunuz, o kişinin İngiliz olması çok etkiliydi bence programın bu kadar ilgi görmesinde.

Çoğu insan bizi Mike’la evli zannediyormuş. Mike’ın eşi, çoluğu çocuğu vardı burada, hiç alakası yok. Hatırlıyorum, o çok sinirlenirdi bazen çekimlerde. Kırıcı olmasın diye onu sakinleştirirdim.

Neye sinirlenirdi?

Heyecandan belki de. Arada sırada bir heyheyleri tutardı (gülüyor). Işığa, sese bir şey derdi.

Nasıl tepkilerle karşılaşıyordunuz sokakta?

O zamanlar tanınma oranı fazlaydı. Göreme’ye gitmiştik, yerin bilmem kaç kat altındayız, geçitlerden sürünerek geniş bir yere çıkmışız, küçük bir çocuk, ‘Aaa anne bak televizyondaki teyze!’ demişti. Dedim, demek yerin bilmem kaç kat altına gitsek de yakalanacağız. Bazen sokakta durdurup, ‘Severek izliyoruz!’ diye iltifat ediyorlardı sağ olsunlar ama ben çok dikkat çekmeyi seven bir insan değilim, hoca kişiliğimle her zaman daha rahat ettim. Şimdi arada sırada çıkıyor. Bazısı sesimden tanıdığını söylüyor. Tabii şimdiki öğrenciler bilmiyor programları, ‘Hocam annem babam sizi seyredermiş, selam söylüyor,’ diye geliyorlar.

Sizin İngilizceye merakınız nereden geliyor, bu yola girişiniz nasıl oldu?

Valla bazı şeyler tesadüfen oldu. Liseyi burada okudum.

Eskişehirli misiniz?

Eskişehirli değilim, memur çocuğuyum ben. İstanbul doğumluyum, Edirne’de büyüdüm, sonra buraya geldik. Annem Kastamonulu, babam Bulgaristan göçmeni. Onlar aile olarak gelip buraya yerleşmişler. Bir açıdan bakacak olursanız Eskişehirliyiz. Kardeşim burada doğdu. Hemen yakındaki bir bina lise binamızdı. Özel liseydi, çok sayıda İngilizce dersimiz vardı. AFS sınavını kazanıp son sınıfı Amerika’da okudum. Çok iyi bir ailenin yanında kaldım. Rahmetli Amerikalı annem çok sevecen, iyi bir kadındı.

‘Amerikalı annem’ mi diyorsunuz?

Evet. Abilerim, ablalarım var, hala yazışıyoruz, ilişkimizi hiç koparmadık. Amerika’da üniversite sınavlarına da girmiştim, o sınav sayesinde Robert Kolej Yüksek Okulu’nu -Boğaziçi Üniversitesi’nin adı oydu o dönem- kazandım. Karşılaştırmalı Edebiyat okudum. Eskişehir’de İktisadi Ticari İlimler Akademisi’nde dil öğreten enstitüyü yeni kurmuşlardı, mezun olunca burada ders vermeye başladım. O sırada bir bursla yüksek lisans yapmak üzere Portland Oregon’a gittim. ’74 Mart’ta döndüm. Sonra üç sene çalıştım mecburi hizmet olarak. Hacettepe Üniversitesi’nde de doktora derslerine gittim ama beni sınıfta bıraktılar, çok kızdım.

Neden bıraktılar?

Kağıdımla ilgili bir sebep değildi. Özlem Tekin’in babası Talat Hoca çok iyi bir Türkolog’tu ama bana takmıştı. Bir şehirde okunup başka şehirde çalışılmaz diye. Tekrar sınava girip kazandım, Milli Eğitim Bakanlığı’nın doktora bursunu kazanıp Florida’da dil bilim doktorası yaptım. Yani toplamda sekiz sene kadar orada yaşamış oldum.

(Mike) Buradan ayrıldıktan sonra Filipinler’e gitti, orada balıkçılık endüstrisiyle ilgili çalışmalar yaptı, oradan Mauritius’a gitti. Sonunda İngiltere’ye döndüler. Geçen sene geldi buraya, kaç seneden sonra.

Zülal Balpınar

Ama vatana geri döndünüz. Amerika’da ya da İstanbul’da olmayı tercih etmemişsiniz.

Hep geri döndüm, kalmayı düşünmedim. Burası Akademi’den Anadolu Üniversitesi’ne dönüp de Eğitim Fakültesi kurulunca devam etti her şey. Gidebildiği yere kadar da devam ederim diyorum.

Bunca yıldır aynı yerde olmak nasıl bir his? Aile gibisiniz herhalde.

Tabii. Burası bir yerde benim çocuğum gibi. Aşağı yukarı fakültenin hafızası benim. Daha eskisi yok. Bir de ben işimi çok sevdim. En mutlu olduğum yerlerden bir tanesi sınıfım. Zaten diyorum, sınıfımda mutsuz olduğum gün ben bu işi bırakırım. Bizde yaş haddi var, emekli de oldum. Ama sağ olsunlar dekanımız üniversitede pek çok sorumluluk verdi. Derslerim var. Bir ara mitoloji dersi verdim. Şimdi okuldaki yabancı öğrencilere Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi de anlatıyorum. Bir yandan da hazırladığımız Atatürk İlkeleri kitabının editörlüğünü yapıyorum.

Mike ne yaptı bu arada?

Buradan ayrıldıktan sonra Filipinler’e gitti, orada balıkçılık endüstrisiyle ilgili çalışmalar yaptı, oradan Mauritius’a gitti. Sonunda İngiltere’ye döndüler. Geçen sene geldi buraya, kaç seneden sonra.

Ve şoka mı girdi?

Tabii Eskişehir’i çok değişmiş buldu. Beraber gezdik, dolaştık. Şimdi ara ara Körfez ülkelerine danışmanlık yapmaya gidiyor. Çocukları büyümüş, evlenmişler. Bayram seyranda yazışıyoruz.

Geldiği zaman yolda yürürken tanıyanlar oldu mu sizi? 

Oldu, hoş geldiniz diyen çok oldu. Ama şöhret demeyeyim de o tanınmışlığı taşımak için ayrı bir şey lazım. O hissi sevmek lazım.

Dedim ya ben kendimi hep hoca olarak gördüm. Bana ‘hanım’ dedikleri zaman hakaret mi ediyorlar diye düşünürüm (gülüyor). Çünkü ‘Zülal Hoca’ kimliğine çok alışkınım. Ama sağ olsunlar insanlar çok güzel şeyler söyledikleri için tabii insanın gururu okşanıyor, hoşuna gidiyor. Demek ki iyi, doğru bir şey yapmışım hissine kapılıyorsunuz.

Türkiye'deki midye dolmaların yüzde 91'inde mikroplastik varÖnceki Haber

Türkiye'deki midye dolmaların yüzde 91'i...

Her 8 kişiden biri bu hastalıkla yaşıyorSonraki Haber

Her 8 kişiden biri bu hastalıkla yaşıyor

Yorum Yazın

Başka haber bulunmuyor!